Kağıt kalem yettiğince

Hatice ERGÜN yazdı —

14 Haziran 2021 Pazartesi - 23:00

  • Yazın alanı gerçekliğin yeniden-kurulduğu, çarpıtıldığı, eğilip büküldüğü, tahayyülün maddeden kopuk olmayan alanında manipülasyona açıldığı, olduğu haliyle temsil edilme iddiasıyla kurulan cümlelerle başkalaştırıldığı ve böylelikle sınırsızlığa kapı açan bir alan. Bu nedenle sınıfsal, cinsiyet-temelli, etnik/ırksal ve normal addedilenin dışındakilerin maruz kaldıkları eşitsizliklerin açığa çıkarılması açısından eşsiz olanaklar sunuyor. 

Feminist yazının vazgeçilmezlerinden Virgina Woolf yazıyordu, biz kadınların “kendine ait oda”ya olan ihtiyacımızı. Orlando’ya bakıldığında bugünün dünyasında heteronormatif erkeklik dışındaki öznelerin ihtiyacına da işaret ettiği söylenebilir. Modern yazının ortaya çıkışıyla bireysel olan ön plâna alınır; biyografi, otobiyografi, tekilin çoğul içinde, çoğulla birlikte ve kimi zaman – çoğunluk çoğulla eş tutulduğu için – maalesef çoğula rağmen tek kahramanın ya da anti-kahramanın öykülendiği anlatı biçimi hâkim olur. Alternatifler, karşıtlar ve ‘post-‘lar bu forma göre oluşur. Woolf’un ender bulunur üslûbunda, bilinç akışıyla örülen ve açılan öykülemesiyle tırmalamayan, tekil (anti-)kahramanların ya da tek bir kahramana odaklanmasa da toplu olanın, çok olanın öyküsünün bireylerin birbirine eklenen hikâyelerinde çatıldığı anlatılar bu kuralı bozmaz. Ama pek tabii, hem bilinç akışıyla anlatının başından sonuna devam eden belirsizlik hem söz konusu bireylerin erilliğin dışından ve karşısından kurulması Woolf’un metinlerini modern yazının marjinlerinde tutar. Ancak, mülkiyet ilişkileri açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı kadınların hizmet, aile içinde tanımlanan bakım/özen sorumluluklarını mülkiyet ve mekânla ilişkilendirmesi açısından önemli bir adımı simgeler. Metinde, Woolf’un oyuncu öykü örüntüsün “ya öyle olsaydı” sorusuna yanıtlarla çizilir – Shakespeare’in metinleri aslında kızkardeşinin elinden çıkabilir miydi; ya da Shakespeare kadın olsa yazar olabilir miydi, sorularıyla açılan anlatı kadınların edebiyatla bağlantılarının ev-içine ve ev-içi sorumluluklara kilitlenmelerine dayanarak olumsuz yanıta doğru ilerler. Diğer yandan, kadın yazarlar üzerinden umuda kapı açılır. Her halükârda, kadınların ev-içi sorumluluklarının evin iç mekânıyla ilişkide erkeklerin üstünlüğünü devam ettirecek şekilde belirlendiği tespiti bu açılımda sabit tutulur. Woolf’un derdi tanıdık ve değerli: Kadınların kendilerinin kıldıkları bir yazı mekânı ve bunu sağlayan paraları olmadıkça yazmalarının, yazdıklarının görülür, tanınır olmasının neredeyse imkânsız olması. Bu imkânsızlığa meydan okuyan kadınları da tarihten çekip çıkarır, Woolf.

Kadınların eğitim kurumlarından dışlanması, ev-içi rollerin soyluluk dışında okuma-yazmayla ve yazınla ilişkisizliği, soyluluk söz konusu olduğunda ilişkinin, erkeğin gücünü tehdit etmeyecek ölçüde kadınlığın dekoratif bir parçası olarak tespitlenmesi eğitim alanlarının kadınlara açılmasıyla, yazın alanına kadınların kalemlerinden çıkan metinlerin doğrudan kadınların ismiyle kabulüyle sona ermiyor. Woolf’un metaforlara doygun metinlerinde hep kokusunu aldığımız, kimisinde doğrudan yüzleştiğimiz, kadınların kendilerini ifade etme, yazım süreçlerine dâhil olma deneyimleri ev-içi ve ev-dışı mekânların düzenlenmesinde erkek değerlerin belirleyiciliğine bağlıdır. Gerçeğin çıplaklığı Woolf’un an’ı yakalama metodu, bilinç akışında yumuşamasa da okunur olur. Öte yandan, bu anlatım biçiminin ağırlıklı olarak bireyin temsiliyle şekillenmesi kadınların yazın alanındaki taleplerinde sınıfsal ve etnik/ırksal eşitsizliklerin en iyi haliyle ikincil addedildiğine en kötü haliyle es geçildiğine ya da normalleştirildiğine işaret eder.

Oysa Gloria Anzaldúa’nın ısrar ettiği gibi, “kendine ait odayı unutun – mutfakta yazın, kendinizi banyoya kilitleyin. Otobüsteyken ya da sosyal yardım kuyruğunda beklerken yazın, işteyken ya da öğle yemeği sırasında ya da uykuyla uyanıklık arasında yazın. Klozette otururken yazıyorum. Zengin değilseniz ya da bir velinimetiniz yoksa daktilo başında uzun süre kalamazsınız – daktilonuz bile olmayabilir. Yerleri ya da çamaşırları yıkarken bedeninizde çınlayan kelimeleri dinleyin. Bunaldığınızda, sinirlendiğinizde, canınız yandığında, şefkat ya da aşkın hakimiyeti altındayken [yazın]. Yazmaya karşı koyamadığınızda yazın.”

Yazın alanı gerçekliğin yeniden-kurulduğu, çarpıtıldığı, eğilip büküldüğü, tahayyülün maddeden kopuk olmayan alanında manipülasyona açıldığı, olduğu haliyle temsil edilme iddiasıyla kurulan cümlelerle başkalaştırıldığı ve böylelikle sınırsızlığa kapı açan bir alan. Bu nedenle sınıfsal, cinsiyet-temelli, etnik/ırksal ve normal addedilenin dışındakilerin maruz kaldıkları eşitsizliklerin açığa çıkarılması açısından eşsiz olanaklar sunuyor. Ulus-devletlerin kurumları bir yandan yaygın eğitime ulusal dilde olsa da alan açarken diğer yandan makbul yazının sınırlarını çiziyorlar. Ulus-devletler sistemi üzerinden işleyen uluslararası itibar mekanizmaları da ulusal sınırları törpülerken kendi eşitsizlik sınırlarını belirliyorlar. Dışarıda kalanlara, marjinlerde duranlara kendi öykülerini, koltukta uzanırken, bulaşık yıkarken, yemek yaparken, sokaklarda bağırırken, yolda bir tacizciyle kavga ederken ve başkaldırırken ya da umutsuzluğa yazarken yazmak düşüyor. Kendi bildiklerimizle, kendi kelimelerimizle ve üslûbumuzla anlatmak düşüyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.