- Her 2 Temmuz’da, harlanan ateşte elleri kolları bağlı yanan canlardan yükselen duman içimizi yakmaya ve öfkemizi büyütmeye devam ediyor.
NUBAR OZANYAN
Neredeyse her ay ve her güne sonu gelmez katliam, cinayet ve ölümleri sığdıran bir ülkede yaşıyoruz. Bir cennet kadar güzel topraklar, zulmün sönmeyen ateşinde yanan cehenneme dönüştürüldü. Kürtçe konuşan mazlumlar, semah dönen Alevi canlar cehaletin ve ırkçılığın ateşinde “Allah ve Müslümanlık adına, Türklük aşkına” yakılır.
1993 yılının 2 Temmuz’unda suyun söndüremediği ateşte yanan canlar, takvim yapraklarını karartır. Ve o günden bu yana 2 Temmuz kara bir yaprak gibi duvarda yanık kalır.
Tekçi, ırkçı, ayrımcı zihniyet; farklılıkları tanımayan, kabul etmeyen özgürlük düşmanları yalnızca bedenleri yakıp, gözleri dökmez kavrulan toprağa. Umutları, yaşam sevinçleri, ve özgürlük hayallerini de savurur Sivas’ın yanan rüzgarına.
Türk muktedirlerin sınıfından, milliyetinden, dil ve inancından olmayan, onlar gibi konuşup düşünmeyen, paranın ve silahın baronlarına biat etmeyen zulmün patronlarına boyun eğmeyen herkes, her gün bir cehennemi yaşamayla karşı karşıyadır. Onlardan olmayanlar her gün ciddi bir ölüm, tutsaklık ve dışlanma tehdidi altındadır. Topraklar, ağaçlar, nehirler, umutlar, hayaller ve özgürlük sözleri tehdit altındadır.
2 Temmuz 1993 tarihinde 33 aydın ve iki otel görevlisi, herkesin gözleri önünde yakılarak ölüme sürüklendi. Kinden, nefretten, linçten, yakıp yıkmaktan ve çökmekten başka bir şey bilmeyen; zulümden başka bir şey öğrenmeyen, ırkçılıktan başka tanrı tanımayan Türk muktedirleri, “Bu kaçıncı ölüm” dedirten bir katliama daha imza attı.
Kanla ve ateşle yıkanan bu topraklarda Ermeniler, Kürtler, Aleviler hep “çifte sakıncalı” görüldü. 33 vicdanlı ve yürekli insan, hem Alevi hem de aydındı. Solcuydu.
Ceberut devlet nezdinde, çifte sakıncalıydı. Devletle aralarında hiçbir şey kalmayan “çifte sakıncalıların” kaderi kurşun, darağacı ve ateş olmuştur. Bu cinayetlerin, katliamların ideolojik kaynakları ve uluslararası bağlantıları oldukça derin ve güçlüdür. 1990 yılının başında ABD yönetimi politik ve stratejik hedefleri için Türkiye’deki İslami hareketleri daha yakından tanıma, kendi emperyalist sömürü ve hegemonyasına etkin hizmeti için İslam’ın yeniden inşası Batı değerlerine uygun hale getirilerek “ılımlı İslam” modelini uygun bir proje olarak benimsedi. Ve Türk muktedirlerine uygulatmaya çalıştı. Bu proje ile Türkiye daha koyu bir karanlığa sürüklendi. Toplum, demokratik hak ve özgürlüklerden daha da uzaklaştırılırken, Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekleşmesine hizmet eden politikalar esas alındı. ABD emperyalist patentli “ılımlı İslam”, en iyi seçenek olarak Türk siyasal iktidarı tarafından uygulanması için önlerine görev olarak kondu.
İdeolojik ve politik dayanaklarını ABD emperyalist güç odağına dayandıran tekçi, gerici faşist “ılımlı İslam” projesi kapsamında çok sayıda din insani Washington’a gönderilerek eğitildi.
Ardından ABD emperyalizminin çıkarlarına hizmet için “ılımlı islam” Türkiye’de uygulamaya konuldu.
Dış dinamiklerin yanı sıra, kuruluşundan bu yana demokrasiyi, hak ve özgürlükleri benimsemeyen; gericilikten ve karanlıktan beslenen komprador sınıfın ve feodal güçlerin varlığıdır.
Bu ırkçı ve gerici muktedirler, kuruluşlarından itibaren tarihleri boyunca Ermeni, Kürt, Alevi düşmanlığından ve inkarından vazgeçmedi. Ekmeği ve buğdayı çoğaltıp, büyütmek yerine; kini, nefreti ve düşmanlığı büyüttü. Dinci tekçi milliyetçi ideolojiyle her yeri herkesi zehirleyip herkesi herkese düşman hale getirdiler. Bu Türklük ideolojisi ve zehiri, Türk halkını zehirlediği kadar, Türk aydın ve solcusunun önemli bir bölümünü de zehirledi.
Devleti “komünistlerden, Kürt ve Alevilerden korumak” gerekçesiyle gerçekleştirmeyecekleri cinayet, işlemeyecekleri suç ve kirletmeyecekleri hiçbir alan bırakmadılar.
Yetişen, eğitilen “din adamları” devletin eli kanlı, vicdansız suç ordusunun erlerine dönüştürüldü. Bu başıbozuk suç ve cinayet ordusu, örgütlü katliamlar gerçekleştirmeye her an hazır halde tutuldu. Maraş, Çorum ve Sivas’ta gerçekleştirilen katliamların arkasında devletin beslediği suç ve cinayet ordusu vardır.
Demokrasi, hukuk ve adalet sistemin olmadığı bu çakma Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtler ve Aleviler, eşitsizliğin, ayrımcılığın ve zulmün en kanlı ve soğuk yüzünü yaşıyor.
Her Kürt ve Alevi aydını, solcusu, demokrasi ve özgürlük savunucusu devlet nezdinde çifte sakıncalı ve çifte suçludur.
Bundandır ki, Roboskî, Sivas, Ankara ve Suruç katliamları son bulmuyor.
Her 2 Temmuz’da, harlanan ateşte elleri kolları bağlı yanan canlardan yükselen duman içimizi yakmaya ve öfkemizi büyütmeye devam ediyor. Büyüyen her öfke bir direniş ve mücadele mevzisine ve güçlü bir halklar barikatına dönüşürse ancak o zaman acılar son bulacak, mazlum canlar artık yanmayacaktır. Büyüyen vicdan ve yükselen bilinç mutlaka bu kutsal görevi yerine getirecektir.
Zulmün sahipleri sevinmesin. Ne türküler yanar ne de 33’lerin umutları... Umudun aydınlık yüzleri anılarımızın en direngen yerinde hep saklı kalacaktır. Kalanların, ölenlerin ardından şiirler yazıp türküler yaktığı tarihin ismidir, 2 Temmuz. Sivas’ta yanan ülkenin aydınlık yüzleri sanatçılar, yazar ve şairler ve Alevi canlar için sesin yükseltilip zalimlerin önünde durup haykırmanın mutlak ihtiyaç olduğu yerin ismidir, 2 Temmuz.