- İçeride barışı savunan bir siyasetin dış politikası da barış eksenli olmak zorunda. Biri diğerini yalanladıkça, içeride kurulan her şey dışarıdan gelecek ilk sarsıntıya açık kalır.
SİNAN CUDİ
Devlet, bugün iki ayrı yöne yürüyor. İçeride, Barış ve Demokratik Toplum Süreci yaşanıyor. On yıllardır silahın konuştuğu bir meselede ilk kez siyasetin konuşabileceği bir zemin açıldı. Dışarıda ise devlet, kontrol edemeyeceği bir savaşın tarafı haline geliyor. Bu iki yol aynı yere çıkmaz. Daha da kötüsü, içeride büyük bedellerle açılan barış kapısı dışarıdaki savaş siyasetinin hizmetine koşuluyor ve bu yolda heba ediliyor.
Son gelişme bunun en açık örneği. 5 Ekim'de Riyad'da toplanan Mekke İttifakı, Türkiye ve Pakistan'ın Suudi Arabistan'a "hızla" askeri birlik göndermesini kararlaştırdı. Gerekçe, Husilerin Riyad'daki havalimanına ve Aramco tesislerine yönelik saldırılarıydı.
7 Ağustos'ta imzalanan ve "birine saldırı hepimize saldırıdır" ilkesine dayanan ittifak, iki ay dolmadan ilk kez işletildi. Arabuluculuk iddiasındaki bir devlet, artık 10 yılı aşkın süredir Yemen halkını yıkan bir savaşın tarafı.
Karar, bir oldubitti. Anlaşma, TBMM'den geçmedi, yani iç hukukta yürürlükte bile değil. Metni açıklanmadı. Ortada bağlayıcı bir antlaşma mı yoksa siyasi bir bildiri mi olduğu belirsiz. Toplumu savaşa taşıyabilecek bir karar, halkın temsilcilerine sorulmadan alınıyor. Barış sürecinin dayanması gereken şeffaflık ve demokratik denetim, ilk sınavda bir kenara bırakılıyor.
Bu adım, şüphesiz anlık bir refleks değildir. İktidar bloku hedefini saklamıyor. 2023 ve 2071 vizyonlarıyla çerçevelenen strateji, devleti bölgenin kurucu ve yönlendirici gücü yapmayı amaçlıyor.
Bahçeli, 6 Ekim'deki Grup Toplantısı'nda Mekke Anlaşması'nın genişletilerek caydırıcı bir "İslam Barış Gücü"ne dönüştürülmesini önerdi ve konuşmasını "dünyada Türk Asırı" sloganıyla taçlandırdı.
Bu hedefin tarihsel kökleri de var. Yemen ve Hicaz, yüzyıllarca Osmanlı egemenliğindeydi. 1937 Sadabat Paktı'ndan Kalkınma Yolu Projesi'ne, Suriye üzerindeki nüfuz mücadelesinden Körfez enerjisine alternatif güzergah olma çabasına kadar çizgi tutarlı: Bölgesel sistemin merkezine yerleşmek; bu uğurda İran ve İsrail ile hegemonya yarışına girmek. NATO ile Doğu blokları arasında “Türk” ve/veya “İslam” bayrağı altında bir alternatif eksen kurma iddiası da buna ekleniyor.
Barış süreci, bu stratejiden bağımsız kurgulanmadı. Bahçeli'nin başından beri kullandığı dil bunu gösteriyor: "Terörsüz Türkiye"den "Terörsüz Bölge"ye, oradan da bölgeyi kapsayan bir "Türk Barışı"na. İsrail tehdidi, beka ve iç cephenin tahkimi, bu dilin merkezindeydi. Kürtler ile uzlaşmazsak risk altında kalırız mesajı, uzlaşmanın kendisinden çok neye hizmet edeceğini anlatıyordu. Aynı ağız, "Türkiye'nin bir Kürt sorunu yoktur" demeyi sürdürüyor.
Barış, eşit yurttaşlık ve haklar meselesi olarak değil, bölgesel genişlemenin ön koşulu olarak görülüyor. Kırılganlık tam da buradan doğuyor. Araç olarak görülen bir barış, hesap değiştiğinde gözden çıkarılır.
Tehlikeler soyut değil. Türkiye ile İran, 1639 Kasr-ı Şirin'den bu yana doğrudan savaşmadı. Rekabetlerini vekiller üzerinden yürüttüler. Suudi topraklarındaki Türk ordusu birlikleri, İran destekli bir güçle karşı karşıya gelirse bu denge bozulur. Bir savaş iklimi, güvenlikçi politikaları hızla geri getirir ve bunun ilk hissedileceği yerlerden biri yine barışın en çok beklendiği coğrafya olur.
Üstelik bu savaşın sahibi de belli değil. Suudi Arabistan da Sünni dünyanın liderliğine talip ve Husilere karşı başkalarının askerini kendi güvenliği için kullanıyor olabilir. "Alternatif eksen" iddiası da boşta kalıyor. İttifak, ABD'nin onayıyla kuruluyor ve Amerikan Kongresi'nde "Ortadoğu'nun NATO'su" diye övülüyor. Ortaya çıkan, bağımsız bir eksenden çok Batı'nın bölgesel güvenlik mimarisine taşeronluk.
Bu siyasetin bedelini kimin ödeyeceği de açık. Ekonomik krizin ortasında uzun soluklu bir askeri angajmanın faturası emekçilere kesilecek. Cepheye gönderilenler yoksul ailelerin çocukları olacak. En ağır bedeli, bu birliklerin karşısında kalacak halklar ödeyecek. Sınır ötesine gönderilen askerlerin hedefinde kalmış halklar, bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir.
Bu yüzden bir politika düzeltmesi kaçınılmaz. Bu düzeltme de bir prosedür meselesi değil, bir yönelim meselesi. Barış, bölgesel güç hesabının bir parçası olmaktan çıkarılmalı ve kendi başına bir amaç olarak kurulmalı. İçeride barışı savunan bir siyasetin dış politikası da barış eksenli olmak zorunda. Biri diğerini yalanladıkça, içeride kurulan her şey dışarıdan gelecek ilk sarsıntıya açık kalır.
Toplumun da buna göre bakması gerekiyor. "Kürtler ile barıştık" izlenimi, bu barışın neye bağlanmak istendiğini görmemizi engellememeli. Barışı isteyenler, dışarıda açılan her cepheyi ayrı bir gündem olarak değil, doğrudan barışın kendisine yönelmiş bir risk olarak görmeli. Barışı sahiplenmek, onun başka bir savaşın aracı yapılmasına itiraz etmeyi de kapsıyor.
Siyasetin de bu tabloyu görmesi gerekiyor. Sürecin muhatapları, onu destekleyen partiler ve muhalefet, Mekke İttifakı'nı dış politikanın teknik bir başlığı gibi ele alamaz. İçeride barış masası kurulurken dışarıda savaş masasına oturma çelişkisi, bugün yüksek sesle dile getirilmeli. Yarın, kazanımlar savaşın yarattığı güvenlik iklimine kurban edildiğinde, bunu söylemek için çok geç olabilir.
Barış, başka bir savaşın hazırlığı olamaz. İçeride barışı isteyen, dışarıda da barışı savunmak zorunda.