Sağcılığa anti emperyalizm maskesi
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Bazı sol çevrelerin İran rejimini desteklemesi, tarihsel bir açmazını ortaya koyuyor; 'Türklüğün' etkisinden kurtulamıyor. Emperyalizm karşıtlığı, çoğu zaman özgür Kürtlük karşıtlığıdır.
- Sol, devrimci değişimlerin dinamiklerini ve değişimin motor gücünü kavrayacak tarihsel perspektifi büyük ölçüde yitirdi. Geçmişin tekrarına sıkışmış bir düşünce dünyasında boğuluyor.
- Emperyalizmi, Amerika ile özdeşleştirme yanılgısı içindedir. İran rejimini 'anti emperyalist' olarak görebiliyor ama Türkiye’nin yayılmacı emperyal karakterine gözünü kapatıyor.
ŞEMSETTİN ÖZER
Çağımızın dünyasında geçerli olabilecek en temel kural, cahillikten beslenen belirsizliklerin egemenliğidir.
Belirsizliklerden faydalanan dünya kapitalist sistemi, kriz yönetimini artı değer getiren sömürü mekanizmasının sürekliliğini sağlayan bir araç haline getirdi. Piyasa merkezli kapitalizm, sermayenin sonsuz birikimini iktisadi faaliyetlerin temel amacı haline getiren ve bu nedenle sürekli olarak “tarihsel” krizler üretmeye ihtiyaç duyan bir sistemdir. Bu bağlamda mevcut ihtiyaçların karşılanması, yeni ihtiyaçların yaratılarak topluma empoze edilmesi ve yeniden karşılanması, gerçekte tek bir amaca hizmet etmektedir; sermayenin sonu gelmez birikimi. Bu birikimi sürdüren mekanizma ise krizler yaratmak ve geleceği sürekli belirsiz kılmaktır.
Kapitalizmin doğasında kriz
İktidar–sermaye ilişkisi, güç ve çıkar diyalektiği ile tarihsel süreç birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşmak mümkündür: Kapitalist süreçler belli bir süre sonra kaçınılmaz olarak kriz üretir. Başka bir ifadeyle kapitalist sistem, bünyesinde istikrarsızlık ve huzursuzluk yaratan unsurlar taşıdığı için krizlere gebedir. Bu krizlerin en yoğun üretildiği coğrafyalardan birinin Ortadoğu olması tesadüf değildir.
Krizlerin sürekliliği politikası
Ortadoğu’da ister siyasal Sünni İslam olsun ister Şiilik, Kerbela vakasının tarihsel travması üzerinden beslenen bir karanlık çağ zihniyeti hala etkisini sürdürüyor. Sol hareketlerin önemli bir kısmı da 19. yüzyılın, adeta kendisini Paris Komünü’nde gören ya da hala onu hayal eden düşünsel kalıplarını aşamayan bir zihinsel donukluk yaşıyor. Bu durumda dış güçler ile bölgedeki iktidarlar çoğu zaman aynı zeminde buluşuyor, çünkü çıkarları ortaktır. Bu nedenle Ortadoğu’da demokrasinin gelişmesi değil, krizlerin sürekliliği merkezi bir politika haline gelmektedir.
Afganistan örneği
Afganistan bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Önce Sovyetler Birliği’nin müdahalesi yaşandı; ardından Taliban ve El-Kaide üretildi ve bu kez ABD müdahalesi gerçekleşti. Toplumun tüm kesimlerinin talebi olmasa da en azından kadınların okula gidebildiği, kamusal hayata katılabildiği görece daha açık bir yönetim kurulmuştu. Daha sonra aynı güç dengeleri içinde yönetim tekrar Taliban rejimine devredildi. Bu durum, bölgenin sürekli kriz içinde tutulmasının nasıl bir strateji hâline getirildiğini açıkça göstermektedir.
Suriye ve Kürt deneyimi
Benzer bir durum Suriye’de de yaşandı. Kürtler, Uluslararası Koalisyon ile birlikte DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar ve büyük bedeller ödeyerek farklı halkların birlikte özgürce yaşayabileceği demokratik bir sistem kurmaya çalıştılar. 14 yıl boyunca görece barış içinde yaşayan toplumlar bir gecede birbirine düşman haline getirildi ve yönetim yeniden radikal Sünni güçlerin eline bırakıldı.
Kürtler, İran’a müdahalede demokratik bir rejime evrilme meselesi olmadığını baştan beri anladıkları için temkinli hareket etti. Ne iç iktidar-sermaye çevreleri ne de dış aktörler mevcut İran rejiminin değişmesini istiyordu. Amaç, rejimi tamamen değiştirmekten çok belini kırıp kendilerine bağlamaktı.
Dolayısıyla Ortadoğu’yu radikal dincilerin yönetimine bırakmak, sermaye dünyası için önemli bir pazar anlamına geliyor. Bunun temel nedeni, Ortadoğu’nun siyasal İslam aracılığıyla cahil bırakılması ve bu cehaletten çıkar sağlayan güçlerin varlığıdır.
Şiilik ve Solun çelişkisi
İran rejimi bu cehaletin bir başka yüzünü Şiilik üzerinden temsil ederken, bazı sol çevrelerin bu rejimi desteklemesi solun tarihsel bir açmazını ortaya koyuyor. Sol, ya kendi tarihsel cehaletini aşamıyor ya da Türk Kemalist milliyetçiliğinin etkisinden kurtulamıyor. Her ne kadar emperyalizm karşıtı görünse de çoğu zaman asıl karşı çıktığı şey, özgür Kürtler ve demokratik bir Türkiye fikridir, çünkü Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve toplumsal eşitlik gelişirse hem siyasal İslam’ın hem de kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapının ideolojik zemini zayıflayacaktır.
Kürt siyasal parlamentarizmi
Parlamentarizm anlayışını aşamayan, elitist sol yaklaşımın sınırlarını kıramayan bir siyasal anlayış demokrasiyi geliştiremez. Böyle bir yaklaşım, Kürtlerin yakaladığı ulusal birlik arayışına hizmet etmek bir yana çoğu zaman ona zarar verir. Bu tür bir siyaset, halkın gerçek dinamiklerinden kopuk, Ankara merkezli ve masa başında yürütülen bir politik pratiğe dayanır. Bu durum, toplumsal gerçeklikten uzak, halkın öz örgütlülüğünü ve mücadele gücünü görmezden gelen bir sol anlayışın kronik hastalığıdır. Bu nedenle popülist siyasal anlayışı aşamayan bir siyaset, CHP gibi sürekli muhalefette kalmayı tercih eden bir çizgiye dönüşüyor.
Kürtlerin, ulusal kimlik sorunu vardır ve tarihsel Kürt hareketi solun dar jargonu ile hareket edemez. Bu nedenle Kürt siyasal söylemleri de çoğu zaman elit bir Kemalist solun etkisinden çıkamıyor. Kullanılan dil ve jargon, çoğu zaman marjinal kalıyor; bırakın çözüm üretmeyi, topluma umut da veremiyor. Arka planda gerçekleşen büyük ve kapsamlı dönüşümlere ise ya gözlerini kapatıyorlar ya da bu değişimleri görmekten korkuyorlar.
Tarihsel perspektif kaybı
Asıl can alıcı sorun şudur: Sol, devrimci değişimlerin dinamiklerini ve değişimin motor gücünü kavrayacak tarihsel perspektifi büyük ölçüde yitirdi. Bu nedenle çoğu zaman yeninin üreticisi olmak yerine geçmişin tekrarına sıkışmış bir düşünce dünyası içinde boğuluyor. Saha gerçeklerinden uzaklaşan bu yaklaşım, yalnızca “anti emperyalist” bir söylemle masa başında dünyayı kurtarmaya çalışan bir tutuma dönüşüyor.
Emperyalizm algısındaki yanılgı
Solun önemli bir kısmı, emperyalizmi yalnızca Amerika ile özdeşleştirme yanılgısı içindedir. Bu nedenle Kuzey Kore veya İran gibi rejimleri “anti emperyalist” olarak değerlendirebiliyor. Oysa aynı çevreler, Türkiye’nin bölgesel yayılmacı politikalarını ve emperyal karakterini görmekte zorlanıyor. Bu durum, solun kendi düşünsel sınırlarını aşamadığını gösteriyor.
Bilimin, sanatın ve insanlığın büyük bir hızla geliştiği; bilginin neredeyse ışık hızında dolaşıma girdiği bir çağda yaşıyoruz. Böylesine hızlı dönüşen bir dünya karşısında sol düşüncenin halen 1970'li yılların paradigmasına takılı kalması ciddi bir düşünsel krizdir.
Öte yandan siyasal İslam çok daha derin bir tarihsel donukluk içindedir. Büyük ölçüde Ebu Cehil geleneğini andıran bir zihinsel evrenden çıkamıyor ve neredeyse her gün yeni bir cehalet üretiyor.
Son İran–ABD savaşı da aslında yukarıda belirttiğimiz tarihsel çerçevenin bir özeti gibi oldu. Ortada gerçek anlamda emperyalist – antiemperyalist bir ayrım yapmak mümkün değildir. Kendi cehaletine mahkum olmuş bazı sol çevreler, yıllarca başta Kürtler olmak üzere her gün onlarca insanı idam eden Şia rejimini bir günde “anti emperyalist” ilan edebildi.
Özgürlük Hareketi'ne saldırı
Kendilerini 'Kürt milliyetçisi' olarak tanımlayan bazı çevreler ise farklı bir söylem kullansalar da her gün “Kürt güçleri neden savaşa katılmıyor? Apocular Rojhilat güçlerine müdahale etmesin. Rojava zaten onların yüzünden oldu” sorularını tekrarlıyor. Bu sığ ve politik öngörüden yoksun yaklaşım, Kürtlerin nasıl bir tehlike altında olduğunu göremeyecek kadar dar bir bakış açısını yansıtıyor. Aslında bu kesimlerin derdi Kürtlerin bir statü sahibi olması değildir. Onların temel amacı Apocuları ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni karalamaktır. Hayatları boyunca Kürt ulusu için hiçbir bedel ödememiş, hatta bir bardak su vermemiş insanlar, hiçbir ahlaki sınır tanımadan saldırıyor.
Oysa Kürt hareketleri çok önemli bir gerçeği gördü. Kürtlerin doğrudan savaşa katılması durumunda akıbetleri Halepçe ve en son Rojava örneklerinde olduğu gibi ortada bırakılmak olabilirdi. Tarihte belki de ilk defa Kürtler stratejik düşünerek birlikte hareket etti ve Kürt halkını büyük bir felaketten uzak tuttu. İran’ın Başûrê Kurdistan’ı hedef hâline getirmesinin amacı da buydu. Bu plan, Başûr’daki bağımsızlık referandumunda olduğu gibi çok daha kapsamlı bir tuzağın parçasıydı. Bu kez Kürtler tuzağa düşmemek için savaşmadan kazanmanın da en az savaşmak kadar önemli olduğunu gösterdi.
Kazanımlar ve riskler
Önemli olan bundan sonra Kürt birliğinin güçlenmesi ve Kürt siyasal hareketlerinin diplomasi alanında daha aktif olmasıdır. Aynı zamanda askeri, ekonomik ve siyasal her türlü senaryoya karşı hazırlıklı olunmalıdır. Rojava deneyimi, bu açıdan en önemli örneklerden biridir ve ciddi dersler barındırıyor. Kürtleri, hem büyük kazanımlar hem de büyük riskler bekliyor. Önemli olan her iki senaryoya karşı da tedbirli, hazırlıklı ve stratejik davranabilmektir.
