Avrupa Birliği’nde arayışlar

Aykan SEVER yazdı —

24 Kasım 2020 Salı - 23:00

  • Bu yazıda Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanan bazı gelişmelere kısaca değinmek istiyorum. Bunlardan ilki geçtiğimiz hafta “bütçe krizi” başlığıyla haberlere yansıyan aslında daha eski ve kapsamlı bir soruna işaret eden yaklaşık 2 trilyon euroluk bütçeyi boşlukta bırakan durum.

 

 

Geçen hafta Macaristan ve Polonya AB’nin önerdiği yedi yıllık 1,15 trilyon euroluk bütçeyi ve korona salgınıyla mücadele kapsamında anılan 750 milyar euroluk Avrupa Kurtarma Fonu’nu da veto etti. 2021’de kullanılması planlanan bütçe bu itirazlar nedeniyle bir çözüm bulunana kadar beklemede kalacak. Macaristan ve Polonya’daki iktidarlar bolca yararlandıkları bu bütçeye (kimi iddialara göre doğrudan iç ettikleri) neden itiraz ettiler peki? Çünkü AB geçtiğimiz haftalarda bir karar aldı. Bütçeden yararlanma şartı olarak “hukukun üstünlüğü” prensibini tanımayı şart koştu. Bu kurala ters hareket eden ülkeler listesinde Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan ve Slovakya’nın adı geçiyordu.

Sağcılaşmanın çok belirgin bir biçimde geliştiği AB’de özelikle Polonya ve Macaristan küreklere sağa doğru asılmaya çok daha erken bir tarihte başlamışlardı. Bu iki ülke yönetiminin AB’den uzaklaşan politikalara imza attıkları uzun zamandır biliniyor. Polonya yönetiminin has dostu Trump’dı. Macaristan’ın ise Putin ve Erdoğan. Sanırım bu “arkadaşlıklar” yeterince size ipucu veriyordur. Bu ülkeleri yakından izleyenler nereden nereye geldikleri konusunda şaşırıyor. Bana sorarsanız zamanında yeterince soru sormadıkları için bu şaşkınlığı yaşamaları normal. Sorunun ilk ayağını bu ülkelerin AB’ye kabul süreci oluşturuyor.

Zira apolitikleştirilmiş topluluklar önde gelen politik aktörlerin inisiyatifiyle AB’ye üye olarak dahil olurken gerçekte ne yaptıklarını ne kadar biliyorlardı? AB yönetiminin bu soruyu sorduğunu sanmıyorum. Çünkü egemen politik akıl maalesef halkları bizzat politika yapan, kendi hakkına hukukuna sahip çıkması gereken bir varlık olarak tasavvur etmiyor. Bu ülkelere adeta düşman toprağını ele geçirme motivasyonuyla yaklaşan düşünme biçiminden bunları beklemek de elbette zor. Refahın/paranın her şeyi “demokratize” edeceği varsayımı buralarda işlemedi. Zaten paralar da hep aynı kişilerin cebine gitti. Birileri “demokrasi”yi istismar edince doğallığında bilmedikleri AB fikriyatına sıradan insanların sahip çıkması da beklenemezdi. Nitekim öyle oldu. İktidar tarafından söylenen her yalan katlanarak kitleler tarafından sahiplenildi. Ayrıca ekonomik sıkıntıların etkisiyle (uyumsuzluğun da bir faktör olabileceği) daha batıya doğru büyük çapta göçler yaşandı. Sonuçta boş ülkeleri idare etmek bir hayli kolaylaştı.

AB dönem başkanı Almanya bu işleri çözebilecek mi henüz bilmiyoruz. Fakat bu süreçten AB’nin karar organlarını fiilen daha merkezileştirerek ve sınırlayarak çıkma ihtimali yüksek. Küresel düzeyde bir güç olmaya dönük atmaya çalıştıkları stratejik adımları içerideki anlaşmazlıkların baltalamaması için de genel yönelime uygun olarak bu tür tercihlerde bulunmaları mümkün. Hatırlanacağı üzere Von der Leyen’in AB Komisyonu başkanlığı ile birlikte “güçlü Avrupa”dan daha çok söz edilmeye başlanmıştı. Bu, postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının zemininde AB’nin ABD’nin kanatları altından çıkıp ayrı bir küresel güç olma arayışını temsil ediyor. Bu çerçevede  geçtiğimiz hafta AB Savunma Bakanları, ABD'ye bağımlılığı azaltmak ve gelecekte stratejik özerkliğini sağlamak amacıyla oluşturulacak Stratejik Pusula'yı görüştü. Video konferans yoluyla düzenlenen toplantı sonrası, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell bazı açıklamalar yaptı.

Borrell özetle AB’nin tehdit analizleri yaparak 2022 sonuna kadar bu doğrultuda bir strateji oluşturacağını; bu stratejinin kriz yönetimi, mukavemet, kabiliyetlerin geliştirilmesi ve iş birliklerine odaklanacağını söyledi. Ayrıca AB’nin ilaç üretimi, ham madde, teknoloji gibi alanlarda başka ülkelere bağımlı olduğunu, stratejik özerkliği sağlamanın oldukça uzun bir zaman alacağını dile getirdi. Fakat bunun NATO ve ABD'den kopmadan gerçekleşeceğini, bunu sağlamak için AB ülkeleri içinde savunma düzeyinde yakın işbirliği, koordinasyon ve modernizasyonun şart olduğunu dile getirdi. Görüldüğü üzere “güç” olmanın dilinin dahilinde demokrasinin, sosyal hakların geliştirilmesi değil, militarizmin nasıl büyütüleceği tartışılıyor. AB bunları yapar, yapamaz ayrı fakat bütün bu hikayenin motivasyon kaynağı olan Alman sermayesinin geçmişini, dünyanın başına açtığı belaları da unutmamakta yarar var. 

“Yolumuz AB yolu” gibi kendinin de inanmadığı lafları sıralayanlara gelince, kısaca söylersek artık Batı’da rejime kimse kulak asmıyor, lafa değil icraata bakarız diyorlar. Yine de belli olmaz, bunca paralanma karşılığında muhatapları işlerine geldiği ölçüde inanıyormuş gibi bir kere daha yapabilirler…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.