Barış bizimle mümkündür
Demir ÇELİK yazdı —
- Türk devletinin sürecin adını koyamaması, Kürt meselesini 'güvenlik ve terör' parantezine indirgemesi, barıştan ne kadar uzak olduğunu ve barıştan kaçtığını gösteriyor.
DEMİR ÇELİK
Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu’nun, 7 Şubat’ta Köln’de gerçekleştirdiği 'Savaşın Yıkımları, Barışın Olanakları' başlığını taşıyan konferansa çok sayıda akademisyen, gazeteci-yazar ve siyasetçi katılım sağladı. Tek günlük bu konferansta savaş ve barış konularında nitelikli tartışmalar yürütüldü, savaşa karşı barışı inşa etmenin yol ve yöntemlerine dönük öneri ve düşünceler ileri sürüldü.
Liberalizmin çöktüğü, yerine neyin konulacağının belli olmadığı bu kaos aralığında, vekil savaşların tasfiyesiyle Taliban’ın Afganistan'da; HTŞ’in Suriye’de iktidara taşındığı; Şii hilale karşı Sünni hilalin inşa edilmek istendiği bu süreçte, Kürtlerin oyun dışında bırakılmak istenmesine karşı dört parça Kürdistan’da Kürtlerin direnişinin tarihsel olduğunun altı çizildi. 6 Ocak 2026’dan bu yanan yaşananların Kürt soykırımı ve uluslararası Kürdistan komplosu olduğunun hatırlatıldığı konferansta, savaşın yıkıcılığı ve yıkımları 6 temel başlıkla ifade edildi:
* Toplumsal yıkım: Savaşın toplumu içerden çürüten, hafızasızlaştıran ve iktidarlar lehine dönüştüren bir işlevselliğe sahip olduğunun altı çizildi.
* Ekolojik Yıkım: Savaşın eko-sistemin tahribatına yol açtığını, otantik yerli halkları mülksüzleştiren, yerli halkların coğrafyasını insansızlaştıran, coğrafyanın flora ve faunasını ile birlikte toprağını zehirleyen, birinci ve ikinci doğanın çöküşüne neden olduğu.
* Kültürel Yıkım: Otantik yerli halkların dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını yasaklama, tarihi belleklerini karartma, belleksizleştirme ve hafızasızlaştırma ve kültürel soykırım uygulamalarıyla halkları başkalaşıma uğratmanın amaçlandığını.
* Cins Yıkımı: Erkek eril zihniyetin devreye girerek, kadın ve öteki cinsleri zaptetme, kadını düşmanlaştıran, düşmanı kadınlaştıran bir işlev gördüğünü.
* Ekonomik Yıkım: Savaşın açlık, sefalet ve yoksulluk ürettiği, işsizliğe, mafya-çete gibi norm dışı yapılara yolaçtığı.
* Hukuki Yıkım: Egemenlerin kendilerinden yana olmayanları düşmanlaştırdığı, hukuki normların çökmesine, etik değerlerde çürümenin hat safhada yaşanmasına neden olduğu.
Derin düzeyde ağır sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik ve kadın kırıma neden olan savaşların, devletli sistemden, dolayısıyla kapitalist emperyalist sistemden bağımsız ele alınamayacağı belirtildi. Devletli sistemin yapısal ve tarihsel krizi aşamaması sonucu, devlet ve iktidar sahiplerinin tarih boyunca savaşlara başvurduklarından hareketle, mazlum ve mağdur halklar, emekçiler, ezilenler ve yoksulların onurlu barışını kendi özgüçlerine dayanarak gerçekleştirmeleri gerektiği belirtildi.
Barışı ötelemesinin nedenleri
Türk devletinin barışı ötelemesinin iki nedeninin altı çizildi. Barıştan yana olmamasının birinci ve asıl önemli nedeni; Kürt uluslaşmasını engellemek. İkinci nedeni ise Türk ulus inşasını tamamlamak olduğu... Bu nedenle bölgesel ve küresel bir sorun olan Kürt ulusal meselesini, uluslararası aktörlerden ve dinamiklerden uzak tuttuğunun, iç güvenlik meselesi olduğu algısını oluşturarak ‘terör’ parantezine indirgediğinin altı çizildi. Bu nedenle direnen Kürt’ü düşmanlaştırdığı, itibarsızlaştırdığı ve eril egemenlikçi zihniyetini topluma dayattığı...
Konferansta açığa çıkan ortak düşünce; savaş ne denli yıkıcı, yok edici ve çürütense barış da o oranda yapıcı, inşa edici ve toplumsal travmaları onarıcı bir işleve sahip olduğu düşüncesidir. Türk devleti, Kürtleri mülksüzleştirmek, coğrafyayı insansızlaştırmak ve en nihayetinde Kürt uluslaşmasının önüne geçmek için barışı öteliyor; Kürt toplumunu içeriden çürütmeye çalışıyor, umutsuzluğu büyütüyor, güvensizliği yayıyor; Kürtlerin ortak ve birlikte mücadelesini engelleyerek Kürt statüsünün önüne geçmeye çalışıyor.
Nerede Kürt kazanımı varsa
Barış ve demokrasinin birbirini besleyen ve tamamlayan süreçler bütünü olduğu gerçeğinden hareketle bu iki değeri egemenlerin insafına bırakmadan örgütlü mücadele esasımız olmalıdır. Dolayısıyla barışın inşasını demokrasiden, demokratik hukuki zeminden bağımsız ve ayrı düşünmeden hareket etmeliyiz. Türk devletinin sürecin adını koyamaması, Kürt meselesini güvenlik ve 'terör' parantezine indirgemesi, barıştan ne kadar uzak olduğunu ve barıştan kaçtığını gösteriyor. Bununla birlikte savaş ve inkarda ısrarcı olduğunu, nerede bir Kürt kazanımı varsa ortadan kaldırmak istediğini ortaya koyuyor. Türk devletinin 10 Mart Mutabakatı’nı kabul etmeyen taraf olmasına rağmen bunu Kürtlere havale etmesinin nedeni Rojava’yı dağıtma stratejisiyle hareket ettiği içindi. Direniş, bu stratejiyi şimdilik boşa düşürmüş olsa da tehlike hala devam ediyor.
İnsaflarına terk etmeyelim
Dışarıda ve içeride Kürt düşmanlılığıyla hareket eden iktidar, bu nedenle mazlumların kutsalı olan barışı elit siyasi partilerin insafına bırakmış, devletin ala çıkarlarını kollamakla mükellef olan Meclis'e hapsetmek istemiştir. Siyasi elitlerin ve Meclis'in 100 yıldır çözemediği meseleyi onların insafına terk etmek; barışa ve demokratik hukuki bir sisteme yol açmayacaktır. Temcit pilavı gibi bildik söylem ve yaklaşımla bir kez daha dağ fare doğursun istemiyorsak demokratik siyasetin öncülüğünde mücadeleyi büyütmeliyiz. Başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere Türkiye’de yaşayan tüm halkların, inançların, kültürlerin özgünlüklerini tanımak ve eşit vatandaşlık haklarını demokratik, sivil ve özgürlükçü anayasanın güvencesine tabi tutulduğu demokratik ve hukuki statü sahibi oluncaya dek mücadele bizim temel kılavuzumuz olmalı...
