Soykırım sonrası Dêrsim…
Demir ÇELİK yazdı —
- 1937-1938 soykırımıyla devlet Dersim’in tarihi direnişçi hafızasını karartmaya, yeni bir bellek oluşturmaya kalkışır. Bugün de özel savaş uygulamalarıyla Kürdistan’da toplumsal ve siyasal direniş çizgisini kırmak, kendi hegemonyasını mutlak kılmak istiyor.
Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’nün başbakan olduğu 4 Mayıs 1937’de bakanlar kurulu kararı ile Türk devleti Dêrsim’de soykırım yapar. Aslında devlet, Eylül 1925 Şark Islahat Planı ile soykırıma “çıbanbaşı’ diyerek çoktan kararını vermiştir. Kesin sonuç almak üzere, 12 yıl gibi uzun süreli bir hazırlık sonrasında 4 Mayıs 1937’de devlet, topyekun bir kararlaşma ile “çıbanbaşı”dediği Dêrsim’i askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik kuşatmaya alarak nefessiz ve takatsız bırakır. Dêrsim’i itibarsızlaştırma ve kara propaganda ile içten çökertmeye kalkışır. “Şaki, eşkiya, baldırı çıplak donsuzlar, mağaranın kuyrukluları, Allah tanımaz, peygamber bilmez zındıklar isyana kalkıştılar” diyerek toplumda bu kalkışmaya rızalık üretmekten de geri kalmaz devlet. Resmi olmayan rakamlara göre genç, yaşlı, çocuk, kadın demeden 60 bin insanı katleder. Binlerce aileyi zoraki göçertir. Kız çocuklarına el koyar, Dêrsimlilerin mal ve mülklerini gasp eder. Dêrsim’in tarihi direnişçi hafızasını karartmaya, yeni bir bellek oluşturmaya kalkışır. Dêrsim’i kendisi olmaktan çıkarmaktır amaç.
Soykırımdan iki nesil sonra bugün de toplum kırım, kültür kırım, inanç kırımı ile yeni bir hafıza, yeni bir bellek oluşturmaya bakıyor devlet.
İki yılı bulan çatışmazlık sürecinde çözümü esas alacağına, özel savaş uygulamalarıyla başta Dêrsim olmak üzere, Kürdistan’da toplumsal ve siyasal direniş çizgisini kırmak, kendi hegemonyasını mutlak kılmak istiyor.
Latin Amerika’dan gemilerle Mersin ve İzmir limanlarına getirilen kokain ve Esrar, kolluk güçlerinin denetim ve kontrolünde Kürdistan’a taşınıyor; Kürt gençliği zehirleniyor.
Adım başı kamera ve mobeselerin olduğu Dêrsim sokaklarında torbacılar cirit atıyor, özel savaş aygıtlarıyla gençlik ruhsuz ve kimliksizliğe mahkum edilmek isteniyor.
Barajlar, HES ve JES’lerle suyumuzu, toprağımızı, havamızı zehirleyen bu kolonyalist zihniyet, eko kırımın yanı sıra toplum kırımı ve kadın kırımı ile Kürdistan’ı yaşanmaz kılmak istiyor.
Sünni ve Şafi Kürtleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve tarikatlar üzerinden iktidara yedekleyen devlet, Alevileri de dede dediği devşirme pirler üzerinden Türkçü-iktidar İslam’a eklemlemeye bakıyor. Raa-Raya/Rêya Heq inancının kutsadığı ahlaki etik değerleri hiçleştiriyor, kadını meta gibi alıp satıyor, kadın cinayetlerinde sınır tanımıyor. Erkek eril zihniyetin zaaflarına kurban edilen kadını düşürerek toplumu düşürmek isteyen devlet, toplum kırım, kadın kırımı ve kültürel kırım ile toplumu içten içe çürütmek istiyor. Süreci zamana yayarak umutsuzluğu ve çaresizliği dayatıyor, toplumu içerden kuşatarak direnci çökertmek, kırmak istiyor.
Bütün bunlar büyük tehlike ve risklere işaret etmektedir. Anlaşılacağı üzere devlet, sadece kaba kuvvetle değil, aynı zamanda ince ve sistematik bir şekilde, din, eğitim, medya, hukuk gibi ideolojik aygıtlar aracılığıyla ve örgütlü kötülükler üzerinden yeni toplumsal normlar oluşturuyor, bireyin ve toplumun hafızasını başkalaşıma uğratıyor. Devlet ve iktidar bu sayede toplumda rıza üreterek, toplumu sisteminin bir parçası haline getirmek istiyor.
Çatışmazlığı lehine çevirmek isteyen, çaresizlik üreten, çözümsüzlükte ısrar eden tekçi, katı merkeziyetçi, asimilasyoncu ve katliamcı bu zihniyete karşı itiraz etmek, ayağa kalkmak ve direnmek her şeyden daha meşrudur. En temel insan hakkıdır. Beyaz soykırıma karşı kadın hareketleri, gençlik hareketleri, ekoloji hareketler ve demokratik siyasal kurumlar el birliğiyle bu direnişi örmek durumundayız.
Bir yandan devleti soykırımlarla yüzleşmeye ve hesap vermeye çağırırken, öte yandan da dilimiz, kültürümüz, inancımız ve toplumsal varlığımızı korumak için örgütlenmeyi büyütmek zorundayız. Bunu başardığımızda, özgür insanı, ortak yaşamı ve demokratik toplumu inşa etmemiz daha kolay olur.
