Batı değerleri ve Veysel’in prangası...

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

20 Kasım 2020 Cuma - 22:26

  • “Batı“, Avrupa ve Kuzey Amerika’yı içine alan bir kavramdır. Bu kavram, uygarlığın evrensel dönüşümüne katkılarının yanında, insanlığa büyük acılar yaşatmışlığı ile de anılıyor.

Bugün yeryüzünün kanayan başlıca yarası olan Kürdistan sorununun kangrenleşmesinde Rusların yadsınmaz ama, yartıcısı ve sürdürücüsü Batı’dır. Eğer Batı, hakkaniyetle davranıp Kürdistan’ı dört parçaya bölmeseydi, büyük bir olasılıkla böyle bir sorun olmayacaktı. En önemlisi, köleci ve esir kampının bekçisi edalıların yanında yer almasaydı, sorun bu denli kanlı olmayacaktı.

Kürtler açısından Batı bu. Ancak, yarattıkları medeniyetin örgüsü de kanlıdır. Batı ülkelerinin her biri, ayrı ayrı birer sömürge imparatorluğunun mirasçısıdır. Birer zorba olarak Afrika, Asya ve Amerika topraklarını paylaşırcasına işgal ettiler. Gasp, hırsızlık ve talanla ele geçirdiklerini taşıdır. Yüz yıllara meydan okuyan görkemli yapı ve sarayları, bu çalınmış servetle inşa ettiler.

Afrika insanları da onlara vadedilmiş çalıntı malıydı. Çaldıklarını insan pazarlarında sattılar. Tarlalarda, bedava emek olarak kullandılar.

Yeryüzünün bakir topraklarını talan ile ilk sermayelerini oluşturdular. Ama haklarını teslim gerek. Onlar Osmanlı benzeri, çalıp gasp ettikleriyle karın doyurmaya bakmadılar. O zenginlikler sayesinde, yatırım ve buluşlara giriştiler. Buhar gücünün keşfi ile başlayarak, motordan elektriğe, internete kadar pek çok icadı insanlık hizmetine sundular. Bu bir gerçek.

Beri yanda işkencenin şahikası Engizisyon, prangalı mahkumlar, taş duvarlı zindanlar...

Ve doymak bilmeyen, açgözlülük. Birbirini yok edip malına, mülküne konma hırsı 100 yıl, 30 savaşları, Napolyon yayılmacılığı ve daha sonra Birinci ile İkinci Dünya Savaşı olarak gelişti.

Ancak, İkinci Dünya Savaşından ders almış gibi görüntü ile çıktılar. İnsanlık adına, olumlu bir gelişmeydi, bu. Fransa İhtilalinin “ekmek, özgürlük ve adalet“ ilkesini haykırmadan, yurttaşlarına haklar, özgürlükler tanıdılar. Britanya Kralı Yurtsuz John’un 1215 yılında yurttaşlarına tanıdığı hak ile özgürlüklerin adı olan “Magna Carta“ bildirisini, çağa göre derinleştirip genişleterek, “Birleşmiş Milletlerin Evrensel Bildirisi“ başlığı altında, İnsanlık Anayasası niyetine dünyaya kabul ettirdiler.

Ama uzak geçmişleri bir yana, yakın dünleri göz önüne alındığında, insan hak ile özgürlükleri konusundaki adımlar yapay gülümseme görüyordu. Zoraki...

Ve zorakiliğin altındaki gerçek, bir süre sonra gün ışığına çıktı. Sovyet Bloku...

İkinci savaşta, hükmü altına aldığı topraklarla, İkinci büyük savaştan güçlenerek çıkmış olan Rusya, “Komünizm“ naralı bir imparatorluktu. Batı ise kapitalizm adasıydı. Rusya’ya alan kaptırmamak için “ben daha iyisini veririm“ havalarında, siyasal, sosyal, ekonomik adımlar atıyor, alttakilere de “pay“ veriyordu.

Ancak, her şey Berlin duvarı, Sovyetlerin dağılmasına kadardı. Ondan sonra, tek kutuplu bir dünya oluştu. Verilenler, yavaş yavaş kısıtlanıp geri alınmaya başlandı.

Öte yandan Federal Almanya, Batı’da büyük savaştan sonra en demokrat ülkesi olarak öne çıktı. 1500’lerin ilk yarısında, “kilisenin para karşılığında günah affetme yetkisi yoktur“ diyerek Papalığa başkaldıran Martin Luther’in, büyük yazar ve filozofların ülkesi, Hitler rejiminden büyük acılar çekmişti. Acıları unutturmak istercesine özgürlükçüydü, Almanya. Sosyal haklar genişti.

Ama “büyük Türk büyüğü“ Süleyman Demrel’in deyimiyle “dün dündü, bugün de bugün“dü. Göreceli olarak diş sıkmanın da bir sınırı vardı.

Ve Bizim gazeteden, Pervin Yerlikaya arkadaşımızın imzasını taşıyan bir haberin başlığı:

“Kelepçe-Pranga yetmedi, Veysel’i kayışla bağladılar”

Haberin girişi ise şöyleydi:

“Stuttgart’ta, 129 b davasında tutuklu yargılanan Kürdistanlı Veysel S. göz doktoruna ayaklarına pranga, ellerine kelepçe takılarak götürüldü.“

Veysel bir cani, eli kanlı bir soyguncu değildi. O bir Kürt’tü. Türklere göre, düzene teslim olmayan, soyunu, sopunu inkar edip ırkçı “ne mutlu Türküm diyene“ naraları atmayan, bütün Kürtler teröristtir.

Almanya ise Türklerin eski sömürge efendisidir. Yeni hallerde “sıkı dost...“ Sıkı dostların “alış-veriş“inde insani haklar, özgürlükler de ticari metadır. En azından, pazarlıklarda “bak ben senin için neler yaptım“ deme ve el güçlendirme unsurudur...

Başbakanlığı döneminde, ağzını doldura doldura Kürtlere terörist diyen Gerhard Schröder’i, daha sonra AKP kongresinde tek başına tünemiş gördük. Elinden gelse gördüğü ilk Kürt’e kurşun sıkacakmış gibi konuşan, Dışişleri eski Bakanı Sigmar Gabriel’i daha sonra, Türk Dışişleri Bakanına çay servisi yaparken seyrettik.

“Kazan, beraber kazanalım“ sofrasında gülücüklerdir, bu haller. Almanya ceza yasasının 129 b maddesi “terör“ suçu demektir. “Al gülüm, ver gülüm“ dünyasında ise bir Kürt’e “Terörist“ suçlaması bir atımlık çıkardır.

O nedenle, Almanya başta olmak üzere Batı dünyası, Türklerin yanında yer alarak çıkarlarını korudular, bu arada kanlı gidişin sür-git olmasına katkı sundular. Kürtlerin 100 yıldan beri neden kendilerini öldürttükleri veya ne istediklerini irdelemeden, kanlı gidişin sür-git olmasına katkı sundular. Kazanç için suç ortağı oldular. Birleşmiş Milletler Bildirgesi olmuş Batı değerleri mi? Geçin onu. Kazancın yanında lafı mı olur, batı değerlerinin!..

Veysel’in avukatı Martin Heiming, Hitler zulmünü yaşamış ülkenin mahkemesinde, yaşanan manzarayı anlatıyordu:

“Müvekkilim, doktora götürülürken elleri kelepçelendi. ayaklarına zincir vuruldu. Üst vücudu hareket edemeyecek şekilde, bir kayışla sarıldı.“

Martin Luther’in isyan ettiği Engizisyon düzeninde de işkence, sanığı aşağılama yolları cezanın bir parçasıydı. Ve ilk değildi. Veysel’e yapılanlar bir tekrardan ibaret ve Batı değerlerinin sonunda vardığı düzeyin kalitesiydi. Çıkar için, birilerine yaranma adına, Batı değerlerinin katli...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.