Çok geç olmadan!
Cafer TAR yazdı —
- Rojava’da kışın en çetin koşullarında direnen insanların, aynı zamanda sizin ve çocuklarınızın geleceği için de direndiğini çok geç olmadan anlayın artık. Hiçbirimizin fazla zamanı kalmadı.
CAFER TAR
Kürtler, yüz yıldan daha uzunca bir süredir sürekli bir varoluş testinden geçiyor. Şêx Seîd, Zîlan ve Dêrsim katliamlarından sonra Kürtlerin önemli çoğunluğu da dahil bütün dünya Kürtlerin bir daha var olamayacağına inanmıştı. Gerçekten de Kürtlük bizzat Kürtlerin kendisinin bile kaçmaya çalıştığı bir kimlik haline gelmişti.
Eskiden çokça kullandığımız bir söz vardı. “İrlandalıların ülkesi var, Almanların devleti var; Kürtlerin ne ülkesi ne devleti var!” Gerçekten de uzunca bir süre Kürt çoğunluk için ülke köyü, belki biraz daha ileri gidersek şehri ile sınırlı idi. Devlet ise sadece köyüne kendisine zulüm etmeye gelen jandarma veya kendine kamu kuruluşlarında kötü davranan memurdan ibaretti. Artık kendi yaşadıkları topraklarına bağlı olmayı esas alan; ayrılmak zorunda kalsalar da sürekli ülkelerine geri dönmeyi esas alan, gittikleri her yere ülkelerine bağlılıklarını götürdükleri çok güçlü bir toplumsallıkları var. Son iki haftadır önemli kayıplar yaşadı Kürtler fakat aynı zamanda çok güçlü kazanımlar da elde etti: Hiçbir koşulda bitmeyen bir ülkeye ve halka bağlılık; ortak bir amaç etrafında nerede yaşıyor olursa olsun bir araya gelme ve aralarındaki kısmı problemlere rağmen birlikte davranma, bunu her koşulda devam ettirme azmi. Bu sürecin en büyük kazanımı olmaktadır.
Suriye’de Esad döneminde 'güçlü' bir devlet vardı, yıllarca en gelişmiş silahlarla geniş bir coğrafyayı büyük bir baskıyla yönetti fakat ne kaldı geriye? Kocaman bir yıkım ve kaos. Aynı şey Irak için de geçerli. Saddam Hüseyin bölgenin en güçlü devletini kurmuştu; yüz binlerce insandan oluşan en güçlü silahlarla donatılmış bir ordusu vardı. Ne kaldı geriye? Kocaman bir kaos, paramparça olmuş bir Irak! Milyonlarca insanı sürekli ötekileştiren bir devlet gerçeği her defasında mutlaka başına büyük belalar getirir.
İran, bunun en somut örneği olmaktadır. İran ve benzeri rejimlerin bir süre sonra varlık nedeni değişir ve bütün ülkenin bir avuç insana hizmet ettiği bir karakter kazanır. İran’da devlet toplum ilişkisi kategorize olmuş durumda. Devletin bizzat kendisi rejime en yakın liyakatsiz insanlar tarafından işgal edilmiş durumda. Enerji denizinin üzerinde oturan İran’da günlük elektrik kesintileri olmaktadır. Dünyanın en büyük doğal gaz sahalarının olduğu ülkede insanlar kışın soğuktan ölümler yaşıyorlar. Küresel ısınma nedeniyle birçok ülke su kaybını en aza indirmenin yollarını ararken İran’da devlet bu konuda adeta kör olmuş ve sorumsuz molla bürokrasisi yer altı kaynaklarının pervasızca tüketilmesini izlemiştir. Gelinen noktada Tahran su sıkıntısı nedeniyle yaşanmaz bir yer haline gelmiştir. Bu noktada bile rejimin, insanların sorunlarına çare aramak yerine kendi konforunun derdiyle Basra körfezine yakın bir başkent inşa etme kaygısı taşımaktadır.
Çalışan insanlar İran’da yaklaşık 300 dolar kazanıyor, emekliler ise 100 dolar civarında bir maaş alıyor. Çalışarak normal, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmek neredeyse imkânsız fakat diğer taraftan mollalar dünyanın bütün nimetlerinden yararlanıyorlar. Ülkenin kaynaklarının önemli bir kısmı bizzat Devrim Muhafızları’na bağlı şirketler tarafından kontrol ediliyor. İnşaat, ulaştırma, limanlar, telekomünikasyon, petrol, gaz gibi bütün stratejik sektörler bu çevreler tarafından kontrol ediliyor. Bütün bu alanlarda İran Devrim Muhafızları’nın varlığı ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde kırkına denk geliyor. Yani şöyle düşünün bütün bu içerde devam eden saldırıların arkasında yatan şey ne din ne de milliyetçilik; aksine bir avuç insanın bütün bunları suistimal ederek sürdürdükleri güç mücadelesi. İran’da gelinen noktada Devrim Muhafızları inançlarını değil, bizzat sahip oldukları ayrıcalıkları korumak için mücadele ediyor.
İran’ı konuşmak ve yazmak için birçok nedenimiz var; her birisini ayrı ayrı konuşmakta da fayda var fakat İran örneğinde sadece İran’ı konuşmuyoruz, aslında benzer rejimlerin tamamını konuşuyoruz ve Türkiye koşar adım oraya doğru gidiyor.
Rojava’nın tasfiye edilmesini sadece uzaktan izlemekle yetinen çevrelere soruyorum; içeride rejimin zulmünden kendinizi nasıl koruyacaksınız? Rojava tasfiye olur ve Kürt Halk Önderi ile sürdürülen diyaloglar biterse bir daha nasıl seçim kazanacaksınız? Size daha kötüsünü hiç abartmadan söylüyorum; rejim Türkiye’de o kadar pervasız hale gelecek ki, bir daha aldığınız maaşla asla geçimizi sağlayamayacaksınız, emekliler yaşamlarını sürdüremeyecekler. Türkiye tamamen AKP-MHP etrafında bir araya gelmiş bir çevrenin kontrolüne girecek. Türkiye tıpkı İran ve Suriye gibi parti devleti haline gelecek.
Rojava’da kışın en çetin koşullarında; Hesekê ve Kobanê’de HTŞ çetelerine direnen insanların aslında aynı zamanda sizin ve çocuklarınızın geleceği için de direndiğini ne zaman anlayacaksınız? Çok geç olmadan anlayın artık; hiçbirimizin çok fazla zamanı kalmadı.
