Hukuki statü ve siyasi irade
Cafer TAR yazdı —
- Türk devletini yönetenler, bu tarihsel dönemin sorumluluğunu alma cesaretini gösteremezse her şey bir kez daha negatife dönebilir. Kimsenin sonsuz bir sabrı yok.
Türkiye’de Kürt sorunu denilince insanların aklına sadece uzun yıllara yayılan direniş ve bastırma hareketlerinin neden olduğu uzun bir süreç geliyor. Son yüzyılda neredeyse her kuşak bir biçimde bu sorunun muhatabı oldu. Kimileri direkt mücadeleye katılarak, kimileri ise dolaylı mücadelenin neden olduğu toplumsal travmalardan etkilendi. Özellikle PKK’nin başlattığı isyan ve onun neden olduğu toplumsal dönüşüm, sadece Kürtleri ve Türkleri değil, bütün bölgeyi derinden etkiledi.
Devlet ve PKK arasındaki savaş, artık her iki taraf açısından da uzun vadede nereye evrileceği belli olmayan, dışarıdan üçüncü güçler tarafından da suistimale açık bir noktaya gelmişti. Geçmişte Kürt sorununda sürekli Türkiye’nin yanında olan, Kürt gerillalarına karşı Türk devletini askeri olarak donatan ve lojistik sağlayan kimi devletler, birdenbire Kürt özgürlüğünden bahsetmeye başladı. Kürt Halk Önderi, uzun yıllar önce Türk devlet yetkililerini, “Bakın bu iş hiç kimsenin kaldıramayacağı bir noktaya doğru ilerliyor; 'tavşana kaç, tazıya tut' diyerek hepimize büyük bir tuzak kuruyorlar” diyerek uyarmıştı. Aradan onca yıl geçmesine rağmen aynı tutum, eğer alıcısı olursa hâlâ devrededir.
Suriye’de Şara’nın iktidara gelmesinden sonra yaşananlar bütün bu gelişmeleri bir kez daha doğruladı. Şara’yı donatıp iktidara getiren güçler, bir taraftan onu Kürtlere karşı kışkırtırken, diğer taraftan Kürtlere, “Direnin, biz sizi destekleyeceğiz; gereksinim duyduğunuz bütün silahları vereceğiz!” diyerek her iki tarafı birbirine vuruşturup, kendine mahkum hale getirmek istiyorlardı. Eğer gerçekten tam o noktada Kürt Halk Önderi devreye girmese ve gerçekte ne olduğu konusunda tarafları bilgilendirmese, bugün Suriye’de, Türkiye’de ve hatta İran’da bambaşka koşullarda olurduk. Kürt Halk Önderi’nin dirayeti, bütün bölge halklarını birbirine kırdıracak böyle bir provokasyonu engelledi.
Kürt Halk Önderi’nin "Barış ve Demokratik Toplum" çağrısı, Ortadoğu’nun son 50 yılında yaşanmış en önemli olaylardan birisidir. Bu çağrı sonrasında Ortadoğu’da ilk kez birinin diğerini yenmediği, iki güç arasında adil bir barış için müzakere süreci başlatıldı. Nitekim o günden sonra Ortadoğu’da birden çok önemli gelişme yaşandı. Bu gelişmelerden her biri, hem Türkiye’yi hem de Kürtleri içine alabilir ve her iki halka büyük bedeller ödetebilirdi. Kürt Halk Önderi’nin çağrısı ve PKK’nin de bu çağrıya olumlu karşılık vermesi ile başlayan süreç sonrası ortaya çıkan olumlu beklentiler, bölgede bu türden savrulmaların önünü kesti. Aslında bununla Kürt Halk Önderi sadece Kürtleri sonu belli olmayan savaşlardan korumadı; aynı zamanda bölge demokrasisine ve barışına da büyük katkı sundu.
Birçok çevre, Kürt Halk Önderi’nin statüsünü sadece 'umut hakkı' üzerinden tartışmak istiyor fakat gerçek durum bunun çok ötesindedir. Burada sorun eğer "Kürt sorununda kalıcı bir çözüm bulmak" olarak tanımlanıyorsa -ki bu böyledir- üzerine konuşulan şey, Kürtler adına görüşmelere katılacak baş müzakerecinin hukuki statüsünün tanımlanması olmaktadır. Burada ortaya çıkacak bir tereddüt, Kürtlerin sürece katılımını imkansız hale getirir.
Yurtseverlik, toprağa ve insana bağlılığı esas alır, demokratik bir içeriği vardır ve barıştırır. Kürt Halk Önderi, yıllardır halkların barışını, bu toprakların özgürlüğünü esas alan bir tutum içerisinde olup Kürtleri bu noktada motive ediyor. Bu toprakların gerçek yurtseveri, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır. Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin ilerlemesi ve başarıya ulaşması ancak Öcalan'ın özgür olmasıyla gerçekleşir.
Kürt Halk Önderi, Meclis çalışmaları bittikten sonra “Negatif aşama sona erdi, bundan sonra pozitif aşamaya geçeceğiz“ demişti. Bu noktada devlet üzerine düşeni yapacak ve yasal adımlar atılmaya başlanacaktı fakat bugüne kadar hiçbir adım atılmadı. Eğer devlet hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ederse, insanlarda "ne oluyoruz?" endişeleri artmaya başlar.
Türk devletini yönetenler, bu tarihsel dönemin sorumluluğunu alma cesaretini gösteremezse her şey bir kez daha negatife dönebilir; kimsenin sonsuz bir sabrı yok. Ayrıca süreç uzadıkça daha fazla provokasyona açık hale geliyor. Bundan dolayı herkes bir an önce elini taşın altına koymalıdır.
