İran sonrası Suriye denklemi

Cafer TAR yazdı —

  • Kürtlerin çok güçlü bir öz savunma ve diplomasinin dilini en üst seviyede kullanmaktan başka çareleri yok.

CAFER TAR

On yıl önce 2016'da Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Beyrut'ta Şehitler Günü’nde yaptığı bir konuşmada, “Suriye, direniş ekseninin önemli bir direğidir; eğer bu direk yıkılırsa direniş ekseni büyük yara alır“ demişti. Bu söz, yıllardır aklımın bir köşesinde duruyordu fakat şimdi Hasan Nasrallah‘ın öngörüsünün tam olarak neye denk düştüğü daha fazla anlaşılır hale geldi.

Eskiden ben dahil bir çok insan Suriye‘de yıllarca iktidarda kalan Esad ailesinin önemli ölçüde Rusya‘nın teknik, İran‘ın kara güçlerinin desteği ile ayakta kaldığını düşünüyorduk. Bu yaklaşım yanlış değildi fakat eksik kalmış. Aslında Suriye‘de Esad iktidarının tasfiyesinden sonra İran‘daki rejimin de Suriye‘de Esad iktidarına yoğun gereksinim duyduğu net olarak anlaşılır hale geldi.  

İran’da son 20 gündür sayıları binlerle ifade edilen ölümlere ve 10 bini aştığı iddia edilen tutuklamalara rağmen devam eden direnişin çok güçlü içsel nedenleri var. Bütün bunları çok ayrıntılı konuşmak lazım, çünkü bütün bu içsel nedenler sayısız derslerle dolu. Lübnan, Irak, Suriye, Yemen gibi İran’ın çok etkili olduğu ülkelerde neler olduğunu anlamadan günümüz İran’ı ve Ortadoğu’da ne olduğunu anlayamayız. 

İran, uzunca bir süre kendisine yönelik dış tehditleri ülke dışında karşılayabilmek ve caydırıcılık sağlayabilmek için kendisine bağlı vekil güçleri örgütledi. İran’ın bölgede en etkili silahı haline gelen Kudüs Gücü bu kaygı ile kurulmuştu. Kabul etmek lazım Devrim Muhafızları’nın en militan kesimlerinden oluşturulan Kudüs Gücü uzunca bir süre bölgenin en etkili operasyonel güçlerinden biri haline gelmişti. 

Bir çok çevre, Suriye’de DAİŞ’e karşı Esad saflarında mücadele eden; Lübnan, Irak ve Yemen’de Şii güçleri organize eden ve askeri olarak eğiten Kasım Süleymani’nin 2020'de ABD tarafından düzenlenen bir saldırıda öldürülmesini, Kudüs Gücü’nün bölgesel ağırlığı açısından bir dönüm noktası olarak görmektedir. Daha sonra 2024'ün sonlarına doğru Hasan Nasrallah’ın Beyrut’ta öldürülmesi, Şii ekseninin Ortadoğu’daki güç ilişkilerini derinden etkiledi. Hasan Nasrallah ve Kasım Süleymani gibi iki bölgesel figürün etkisiz hale getirilmesi sonrası başlayan, daha sonra İran içlerinde devam eden İsrail ve ABD saldırıları, İran’ı hem içeride hem de dışarıda muazzam zayıflattı. 

Bütün bu gelişmeler sonrası Suriye’yi Esad’la birlikte terk etmek zorunda kalan İran, bölgesel denklemin neredeyse tamamen dışına düştü. İran, bir anda kendi iç sorunları ile baş başa kaldı. İran sonrası Esad iktidarını bitirmek için mücadele eden devletler, birbirleri ile yoğun bir rekabete girişti. Esad sonrası, Suriye bir çok ülke açısından kendi çıkarlarını Ortadoğu’da gerçekleştirebilmek açısından önemli bir kesişme noktası haline gelmişti. 

Uzunca bir süre İran ve özellikle Rusya, Suriye’nin Esad’ın kontrolünde bir arada kalmasını istiyorlardı. Bu, pekala mümkündü fakat Esad ve çevresi demokratik bir Suriye’yi başka halklarla paylaşamadı. Esad ailesi ve etrafındaki yapı, son 50 yılda Suriye halklarına karşı o kadar suç işlemişti ki; olası bir demokratikleşmenin kendilerine büyük bedeller ödeteceğini düşünüyorlardı. Diktatörlüklerin günün sonunda en büyük zaafları bu olmaktadır. 

Bu bir “Kırk katır mı, kırk satır mı” deyimini çağrıştırmaktadır. Suriye’de Esad rejimi demokratikleşip Suriye halklarına hesap vermek yerine her şeyi yerle bir edip ülkeyi terk etmeyi seçmiştir. Birçok insan, Türkiye’de de demokratik bir devir teslimin her geçen gün daha zor hale geldiğini düşünüyor. 

Yeniden ana konumuza dönersek Suriye, Esad sonrası şöyle bir görüntü veriyor: İran ve Rusya, Suriye siyasetinde artık etkili güç değiller. İran kendi iç problemleri, Rusya ise Ukrayna savaşıyla meşgul. Suriye’de kazanan güçler ise kendi aralarında mücadele ediyor. İsrail gerçekten Suriye’nin parçalı olmasını istiyor; ki bu İsrail açısından anlaşılır bir şey. Türkiye ise Suriye’de kendine bağlı bir yönetim üzerinden İran’ın yerine geçip bütün Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de Yeni Osmanlıcılığı hayata geçirmek istiyor. Körfez ülkeleri ve İngiltere ise HTŞ üzerinden Doğu Akdeniz’de kendilerine bir etki alanı açmak istiyorlar. Bütün bu güçler arasında en etkili olan ABD ise tamamı müttefiki olan bu ülkeler arasında bir denge kurmak istiyor fakat son tahlilde İsrail’in tezlerine yakın bir noktada pozisyon alacağını düşünmek çok yanıltıcı olmaz. 

Türkiye’nin projesi, aslında Esad rejimi benzeri bir süreci başka isimlerle yeniden ihya etmek; bu noktada kendiliğinden bölge halklarını karşısına alıyor. İsrail ise bölgeye tamamen taktik yaklaşıyor. Bu noktada nihai bir çözüm için bölgenin kendi iç dinamiklerinin harekete geçirilmesi gerekir ve QSD, bu noktada Suriye’de gerçek bir istikrarın biricik temsilcisi olarak öne çıkıyor.

Paris anlaşması sonrası HTŞ yönetiminden kısa vadeli istediği bütün tavizleri alan İsrail yönetimi, öyle görünüyor ki; uzunca bir süre HTŞ çetelerini Suriye’nin geri kalanının tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandıracak. Dikkat ederseniz İsrail, Paris anlaşması sonrası HTŞ’nin katliamlarını sadece izlemekle yetiniyor. Türkiye ise HTŞ’yi QSD’ye karşı sürekli kışkırtarak Kürtlerin kazanımlarını en aza indirmeye çalışacak.

Öyle anlaşılıyor ki; İran’sız Suriye denkleminde Türkiye ve İsrail kimi zaman çatışarak, kimi zaman uzlaşarak çıkarlarını en üst seviyeye çıkarmaya çalışacaklar. Söz konusu gerilimin Ege’den başlayıp Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir arka planı var ve Kürtler söz konusu gerilimin en kritik yerinde duruyor.  Bu noktada Kürtlerin çok güçlü bir öz savunma ve diplomasinin dilini en üst seviyede kullanmaktan başka çareleri yok. Çok kritik bir kaos aralığındayız; bundan sonra ne olacağını tarafların kararlığı ve mücadelesi belirleyecek.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.