Öfkeden Örgütlenmeye -1-

  • 2000'den 2026'ya altı bölgede yirmiyi aşkın büyük dalga hükümetler devirdi, yasalar geri çektirdi. Geride kalıcı bir toplumsal yapı bırakanların sayısı ise bir elin parmaklarını geçmiyor. Dosyanın ilk bölümünde çeyrek yüzyılın öfke bilançosunu ve eylemcilerin kendi sesini aktarıyorum.

SİNAN CUDİ

21 Eylül'de Fransa'nın başkenti Paris'in banliyösü Créteil'deki Saint-Exupéry Lisesi'nde öğrenciler okul kapılarını çöp konteynerleriyle kapattı; birkaç gün içinde blokajlar Lille'den Marsilya'ya bütün ülkeye yayıldı. İstedikleri şey gündelikti: 35 kişiye varan sınıfların küçültülmesi, eksik öğretmenlerin atanması, Haziran sıcaklarında yalıtımsızlığı ortaya çıkan binaların onarılması. Başbakan Sebastien Lecornu hükümeti ise 2027 bütçesinde 54 milyar avroluk tasarruf ve kamu maaşlarının bir kez daha dondurulmasını planlıyordu. 29 Eylül'de öğretmenler ve itfaiyeciler de yürüyüşe katıldı; bir pankartta "Daha az polis, daha çok para" yazıyordu. 17 Ekim'de Sarı Yelekler, sendikalar ve çiftçilerin katılımıyla İçişleri Bakanlığı'na göre 550 bin, düzenleyicilere göre 800 bin kişi sokaktaydı. Ekim sonunda gözaltı sayısı 8 bini aşmıştı ve gözaltına alınanların büyük çoğunluğu reşit olmayan öğrencilerdi. Aynı günlerde Arnavutluk'un başkenti Tiran'da öğrenciler 2013'ten bu yana başbakan olan Edi Rama'nın istifasını istiyordu. Aylarca barışçıl süren eylemler 13 Ekim'den sonra sertleşti, Adalet ve Eğitim bakanlıkları ateşe verildi, başbakanlık binasına molotof atıldı. Rama, hükümetlerin protestoyla değil seçimle değiştiğini söyleyerek istifayı reddetti ve olayları "hibrit savaş"a bağladı.

Bir yıl önce Nepal'in başkenti Katmandu'da parlamento yanıyordu. İki yıl önce Bangladeş'in başkenti Dakka'dan başbakan Hindistan'a kaçıyordu. Arjantin'in başkenti Buenos Aires 2001'de, Mısır'ın başkenti Kahire ve İspanya'nın başkenti Madrid 2011'de, Şili'nin başkenti Santiago ve Irak'ın başkenti Bağdat 2019'da benzer sahneler yaşadı. Yedi-sekiz yıllık aralıklarla gelen dalgalar her seferinde daha genç, daha dijital ve temsile daha mesafeli bir özne çıkardı. Hükümetler düştü, yasalar geri çekildi; birkaç istisna dışında geride kalıcı bir yapı kalmadı. Bu dosya tam da bu paradoks üzerine hazırlandı: Öfke, iktidarları devirmeyi öğrendi ama yerine ne koyacağını henüz öğrenemedi.

Birinci dalga: Neoliberalizmin ilk faturası (2000–2005)

Çeyrek yüzyıl Bolivya'da bir su savaşıyla açıldı. Hükümet Cochabamba kentinin su idaresini ABD'li Bechtel şirketinin ortağı olduğu bir konsorsiyuma devredince faturalar ortalama yüzde 35 arttı. Köylüler, fabrika işçileri, mühendisler ve çevreciler Oscar Olivera'nın öncülüğünde Suyu ve Yaşamı Savunma Koordinasyonu'nu kurdu. Nisan 2000'de hükümet sıkıyönetim ilan etti, iki gün sonra geri adım attı ve şirket kentten çekildi. Üç yıl sonra aynı öfke doğalgaz üzerinden patladı. Gazın ucuz hammadde olarak ihracına karşı El Alto'nun yoksul mahalleleri ve Aymara halkı ayaklandı; Ekim 2003'te 60'ı aşkın kişi öldü, Devlet Başkanı Gonzalo Sánchez de Lozada istifa etti. Bu birikim 2005'te Evo Morales'i ülkenin ilk yerli devlet başkanı yaptı. Bolivya, öfkenin anayasal bir dönüşüme ulaştığı nadir örneklerden biri; dönüşüm ise devlet formunun içinde kaldı.

Arjantin'de 2 Aralık 2001'de banka hesaplarından nakit çekimi haftada 250 dolarla sınırlandı; halk buna "corralito" (küçük ağıl) dedi. 19 Aralık'ta Devlet Başkanı Fernando de la Rúa sıkıyönetim ilan edince insanlar tencere tava çalarak sokağa döküldü. Polis iki günde 39 kişiyi öldürdü, de la Rúa istifa etti ve iki hafta içinde beş kişi devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. "¡Que se vayan todos!" (Hepsi gitsin!) diye haykıranlar mahalle meclisleri kurdu, kapanan yüzlerce fabrikada işçi öz yönetimini başlattı. Meclisler zamanla dağıldı ve 2003'te gelen Néstor Kirchner hükümeti öfkenin önemli bir kısmını devlet politikalarıyla soğurdu. "Geri alınmış işletmeler" ise komünal ekonominin dünyadaki en bilinen örnekleri arasına girdi. Aynı yıllarda Doğu Avrupa'da Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da Buldozer (2000), Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te Gül (2003), Ukrayna'nın başkenti Kiev'de Turuncu (2004) devrimleri yaşandı. Üçünü de tartışmalı seçimler tetikledi, üçü de iktidarı değiştirip düzeni yerinde bıraktı.

İkinci dalga: Kriz, meydanlar ve karşı-devrim (2008–2014)

2008 finans krizinin faturası en ağır biçimde Yunanistan'a kesildi. 110 milyar avroluk kurtarma paketinin karşılığı olan kemer sıkma önlemlerine karşı Mayıs 2011'de Atina'daki Syntagma Meydanı işgal edildi, çadırlar kuruldu, halk meclisleri toplandı. Bu birikim Ocak 2015'te Radikal Sol Koalisyon'u (Syriza) iktidara taşıdı. Başbakan Aleksis Çipras kurtarma koşullarını halkoyuna sundu, seçmenlerin yüzde 61,3'ü "hayır" dedi. Sekiz gün sonra hükümet, reddedilenden daha ağır koşullu bir paketi imzaladı. Yunanistan, öfkenin kurumsallaşıp devlet aklının içinde eridiği en çarpıcı örnek oldu.

Arap Baharı, Tunus'un Sidi Bouzid kasabasında 17 Aralık 2010'da sebze arabasına el konulan seyyar satıcı Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıyla başladı. Yaklaşık dört hafta sonra, 1987'den beri iktidarda olan Zeyn el-Abidin Bin Ali Suudi Arabistan'a kaçtı. Tunus, bölgenin en uzun demokratik geçişini yaşadı; bu geçiş 2021'de Cumhurbaşkanı Kays Said'in parlamentoyu askıya almasıyla kapandı. Mısır'da Kahire'deki Tahrir Meydanı on sekiz gün boyunca bir isyan kentine dönüştü ve 11 Şubat 2011'de Hüsnü Mübarek istifa etti. Seçimle gelen Muhammed Mursi'yi iki yıl sonra Abdulfettah es-Sisi devirdi; meydan, eski düzenin daha sert dönüşüne zemin oldu. Libya ve Yemen savaşa sürüklendi. Sahra'nın güneyinde Burkina Faso'da 2014'te 27 yıllık Blaise Compaoré iktidarını deviren halk ayaklanmasının açtığı alanı ise 2022'de art arda gelen iki askeri darbe kapattı. Bahreyn'in başkenti Manama'daki İnci Meydanı'nı Suudi askerleri bastı, meydanın ortasındaki anıt yıkıldı. Suriye'de Dera kentinde duvar yazısı yazan öğrencilere yapılan işkenceyle başlayan ayaklanma on yılı aşan bir savaşa dönüştü. Aynı savaşın içinde, Temmuz 2012'de Kobani, Amude ve Efrin'de Kürt halkı kendi öz yönetimini kurdu. 2011 dalgası Mısır'da darbeyle, Libya ve Yemen'de savaşla kapanırken bu coğrafyada öfke hazır bir düşünsel çerçeve ve devlet dışı kurumlarla karşılandı.

Avrupa ve Amerika'da dalga meydan işgali biçimini aldı. Madrid'in Puerta del Sol Meydanı'nda 15 Mayıs 2011'de kurulan kampın haykırışı "Bizi temsil etmiyorlar" oldu; bu 15-M hareketinin birikimi 2014'te Podemos partisine taşındı. New York'ta Zuccotti Parkı'nı işgal eden Occupy Wall Street "%99'uz" dedi ve bilinçli olarak hiçbir talep listesi açıklamadı. 2013'te Gezi Parkı'nda ağaçların sökülmesine karşı başlayan direniş Türkiye'nin dört bir yanına yayıldı; eylemcilerin yarısı 30 yaşın altındaydı, yüzde 70'inin hiçbir siyasi bağlılığı yoktu. Aynı yıl Brezilya'nın São Paulo kentinde 20 centavoluk bir bilet zammıyla başlayan eylemler kısa sürede Dünya Kupası harcamalarına ve yolsuzluğa yöneldi. Öfke, solun yönettiği bir ülkede anlam boşluğunda kaldı ve beş yıl sonra aşırı sağcı Jair Bolsonaro devlet başkanı seçildi. Kiev'in Bağımsızlık Meydanı (Maidan) ise bir öfke dalgasının büyük güçlerin jeopolitik hesapları arasında nasıl sıkıştığını gösterdi: Kırım ilhak edildi, Donbas'ta başlayan savaş sekiz yıl sonra topyekün işgale dönüştü.

Üçüncü dalga: Dört kıtada eşzamanlı öfke (2018–2021)

17 Kasım 2018'de Fransa'da akaryakıt vergisine karşı trafik kavşaklarını işgal eden Sarı Yelekler, uzun yolları arabayla gitmek zorunda kalan taşra ve kent çeperi halkıydı. Resmi liderlik kabul etmediler ve hükümet vergi artışını üç hafta içinde askıya aldı. Bir ay sonra Sudan'ın Atbara kentinde ekmek fiyatı üçe katlanınca başlayan eylemler, mahalle direniş komitelerinin örgütlediği aylar süren bir devrime dönüştü ve 30 yıllık Ömer el-Beşir iktidarı düştü. 2021'de ordu yönetime el koydu, 2023'te başlayan iç savaş bu birikimin büyük kısmını yuttu.

2019 sonbaharı dalganın doruğuydu. Irak'ta 1 Ekim'de başlayan Tişrin hareketi yolsuzluğa, işsizliğe ve devlet görevlerini mezheplere göre paylaştıran kota düzenine karşıydı; güvenlik güçleri ve milisler 600 ile 1.100 arasında kişiyi öldürdü. Hareketin sloganı, Bağdat'taki Tahrir Meydanı'nda yaşlı bir adamın televizyonda söylediği cümleden doğdu: "Nurid Watan" (Vatan istiyoruz). Lübnan'da mesajlaşma uygulamalarına getirilen vergi, mezhepsel paylaşım düzeninin tümüne yönelen bir isyanı ateşledi. Santiago'da lise öğrencilerinin 30 pesoluk metro zammına karşı başlattığı toplu bilet kaçırma eylemi birkaç gün içinde Pinochet diktatörlüğünden kalma düzenin tümüne yöneldi: "30 peso değil, 30 yıl." Altı günde 73 belediyede 300 halk toplantısı (cabildo) yapıldı, seçmenlerin yüzde 78'i yeni anayasa istedi. Ama hazırlanan iki taslak da sandıkta reddedildi. Şili'nin isyanı bir anayasa kapısı açtı; kapıdan geçecek örgütlü bir toplum ise yoktu. Hong Kong'da "su gibi ol" ilkesiyle dağılıp yeniden toplanan gençler suçlu iadesi yasasını geri çektirdi ama 2020'deki Ulusal Güvenlik Yasası hareketi tamamen bastırdı. Cezayir'de Hirak, beşinci kez aday gösterilen Abdulaziz Buteflika'yı görevi bırakmaya zorladı, ordunun belirleyici rolüne ise dokunamadı. Myanmar'da Şubat 2021 darbesine karşı başlayan sivil itaatsizlik hareketi, kanlı bastırmanın ardından silahlı direnişe ve iç savaşa dönüştü.

Dördüncü dalga: Z kuşağı sahnede (2022–2026)

Sri Lanka'da 2022'de döviz rezervleri tükenince yakıt kuyrukları, elektrik kesintileri ve ilaç kıtlığı gündelik hayatı felç etti. Göstericiler başkent Kolombo'da başkanlık konutuna girdi ve Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa ülkeden kaçtı. Aynı yıl 22 yaşındaki Kürt genç kadın Jina Mahsa Amini'nin ahlak polisi gözetiminde ölümüyle Doğu Kürdistan'daki Seqiz'den başlayan eylemler bütün İran'a, oradan dünyaya yayıldı. Slogan, Kürt kadın hareketinin yürüyüşlerinde yaygınlaşmış olan "Jin, Jiyan, Azadî" (Kadın, Yaşam, Özgürlük) idi.

Ardından gelenler neredeyse bütünüyle Z kuşağının, yani 1990'ların sonu ile 2010'ların başı arasında doğup sosyal medyayla büyüyen kuşağın eylemleriydi. Bangladeş'te kamu istihdamındaki kota düzenine karşı başlayan öğrenci eylemleri Ağustos 2024'te Başbakan Şeyh Hasina'yı ülkeden kaçırdı; BM'ye göre bu süreçte 1.400'e varan kişi öldürülmüş olabilir. Kenya'da vergi yasasına karşı sokağa çıkan gençler başkent Nairobi'de parlamento binasına girdi. Sırbistan'ın Novi Sad kentinde Kasım 2024'te yeni yenilenen tren istasyonunun sundurması çöktü, 16 kişi öldü. Belgrad'da başlayan öğrenci blokajları neredeyse bütün üniversitelere yayıldı, başbakanı istifaya zorladı. İki yıl boyunca meydanı bırakmayan öğrenciler 25 Ekim 2026'daki erken seçime kendi listeleriyle girdi; gayriresmi sonuçlara göre Öğrenci Listesi oyların yarısından fazlasını alarak Aleksandar Vučić'in on yılı aşan iktidarına son verdi. Çeyrek yüzyıl önce Buldozer Devrimi'nin iktidarı değiştirip düzeni yerinde bıraktığı kentte, bu kez düzenin kurallarını değiştirmeyi hedefleyen bir hareket kazandı. Endonezya'da milletvekillerine asgari ücretin on katı konut ödeneği verilmesi planı, Nepal'de 26 sosyal medya platformunun yasaklanması, Madagaskar'da su ve elektrik kesintileri öfkeyi ateşledi. Nepal'de parlamento yakıldı ve başbakan istifa etti. Madagaskar'da ise devlet başkanı ülkeden kaçtı, yerine bir albay geçti. Hindistan'da 2026 yazında sınav sızıntılarına ve işsiz gençleri "hamamböceği" diye niteleyen bir söze karşı doğan Hamamböceği Halk Partisi (Cockroach Janta Party) bir hiciv olarak başladı, birkaç hafta içinde Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan'ı istifaya zorladı.

2026 sonbaharında dalga yeniden Avrupa'ya döndü. Fransa'nın liselerinde başlayan hareket İtalya'da okul işgallerine ve "17 Ekim Hareketi"ne, İspanya ve Portekiz'de konut krizine karşı kurulan çadırlara, Belçika ve Yunanistan'da eğitim yürüyüşlerine yayıldı; Arnavutluk'ta aylardır süren Flamingo hareketi öğrencilerle yeniden büyüdü. Aynı haftalarda Şili'de öğrenciler Devlet Başkanı José Antonio Kast'ın eğitim kesintilerine, Arjantin'de Javier Milei hükümetinin üniversite bütçesini kısmasına karşı sokaktaydı.

Bilançonun örüntüleri

Bu dalgaları yan yana koyduğumda tetikleyicilerin neredeyse her yerde küçük ve somut olduğunu görüyorum: bir sebze arabası, bir bilet zammı, bir akaryakıt vergisi, üçe katlanan ekmek, çöken bir sundurma, kalabalık sınıflar. Kıvılcım küçük, ama uzun süredir biriken bir meşruiyet krizinin kapısını açıyor. Talep birkaç gün içinde tek bir kararın iptalinden yönetici sınıfın tümünün gitmesine sıçrıyor. Özne her dalgada biraz daha gençleşiyor; Fransa'da liselilere kadar iniyor. Sonuçlar ise iki uca toplanıyor. Dalgaların yarıdan fazlasında hükümet düştü ya da karar geri alındı. Açılan boşluğu ise çoğu zaman ordular (Mısır, Sudan, Burkina Faso, Madagaskar), eski elitler, büyük güçlerin savaşları (Libya, Suriye, Yemen, Ukrayna) ya da sağ popülizm (Brezilya) doldurdu.

Kurumsallaşma iki tuzağa takılıyor. Ya kurum hiç kurulmuyor; Occupy, Sarı Yelekler, Gezi ve Hong Kong'da meydan boşaltılınca deneyim de dağıldı. Ya da kuruluyor, ama Syriza ve Podemos'ta olduğu gibi devlet formunun içinde eriyor. Bu iki tuzağın dışında kalabilenler az: Arjantin'in mahalle meclisleri ve işçi yönetimindeki fabrikaları, Sudan'ın direniş komiteleri, Sırbistan'ın öğrenci plenumları ve Rojava'nın komünleri.

Eylemcilerin kendi sesi

Eylemcilerin bildirgelerinde dikkatimi en çok çeken, yöntemin kendisinin bir siyaset olarak sunulması. Talep listeleri kısa, örgütlenme ilkeleri uzun. Sarı Yelekler'in Meuse bölgesindeki küçük Commercy kasabasındaki grubu, hükümetin istediği temsilcileri seçmeyi reddetti; seçilecek temsilcilerin eninde sonunda onların yerine konuşacağını yazdılar. Her kararın kolektif olarak alındığı halk meclisleri önerdiler ve kendilerini "meclislerin meclisi, komünlerin komünü" olarak tanımladılar. Ocak 2019'daki ilk Meclislerin Meclisi'ne yaklaşık 75 delegasyon katıldı; Rojava'daki komünalist çevreler bu girişime ilk destek verenler arasındaydı.

Sırbistan öğrencileri kararlarını "plenum" adını verdikleri açık genel kurullarda alıyor: Her öğrencinin söz ve oy hakkı var, kararlar doğrudan alınıyor. Bir öğrenci yöntemin "kesinlikle en yavaş" süreç olduğunu kabul ediyor ama hareketi birlikte tutanın bu olduğunu söylüyor. Hareketi destekleyen bir hesap ise şöyle yazıyor: "Dünyada daha önce görülmemiş bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Örnek alacak kimsemiz yok." Bu cümleyi okuduğumda, örnek alınacak deneyimlerin aslında var olduğunu ama bu gençlere ulaşmadığını düşündüm.

En ileri adım Sudan'da atıldı. Mahalle direniş komiteleri 2021 darbesinin ardından taslakları dijital platformlarda tartışmaya açarak kendi siyasi şartlarını yazdı. 55 komitenin imzaladığı Halk İktidarının Kuruluşu Devrimci Şartı, egemenliği halkın her düzeyde uyguladığı demokratik bir iktidar olarak tanımladı ve iktidarı "elitist siyasi kulüpten" alıp halka vermeyi hedefledi. Ordu karşısındaki tutum üç sözcükte özetlendi: müzakere yok, ortaklık yok, meşruiyet yok. Rahatsızlığı yazılı bir siyasal vizyona dönüştürmenin bu dalgalardaki en somut örneği bu şart.

İki yıl sonra benzer bir adım Sırbistan'da atıldı. "Kesinlikle en yavaş" süreç olarak tarif edilen plenumlar, üç slogan altında toplanan 11 maddelik bir programa ulaştı: "Ya Sırbistan ya mafya", "Bilgi güçtür" ve "Sırbistan bizimle büyüyor". Programın felsefesi tek cümlede özetleniyor: Yalnızca iktidardaki kişileri değil, siyasi gücün tekelleşmesine, devlet kurumlarının ve yurttaşların yaşamının iktidarın kontrolüne girmesine imkân veren kuralları değiştirmek. Sudan'ın şartı orduya karşı bir ret belgesiydi; Sırbistan'ın programı ise öğrencileri sandıktan zaferle çıkaran bir kuruluş belgesi oldu.

Meclisler, plenumlar, cabildolar ve şartlar bize şunu söylüyor: Öfke kendi demokrasisini kurmaya çalışıyor ama bunu her seferinde sıfırdan, öncekilerin deneyimine ulaşamadan yapıyor. Neden böyle olduğunu anlamak için krizin kendisine bakmak gerekiyor. Dosyanın ikinci bölümünde sistem krizini ve bu dalgalar üzerine yürütülen tartışmayı ele alacağım. 

Fotolar:AFP

Devam edecek...