Hakikat rüyasız yaşanmaz
Veysi SARISÖZEN yazdı —
- Bir çoğumuz gözlerini “dükkan” açan mültecilere dikmiştir. Paralı mültecinin plajları doldurmasına duyulan öfke buram buram ırkçılık kokar. Oysa mültecilerin saflarında da sınıf çelişkisi hüküm sürer.
- Çalışan mülteciler işçi sınıfının vahşice sömürülen en alt tabakasını oluştururken, işsiz mülteciler kriminal dünyanın avlandığı en tehlikeli “lümpen proletarya” tabakası haline gelmektedirler.
Bundan yıllarca önce Urfa’da bir tekstil atölyesinde röportaj yapmıştım. Atölyenin birinci katında erkekler, ikinci katında kadınlar çalışıyordu. Erkekler ve kadınlar dememe bakmayın. Çalışanların bir kaçı hariç hepsi Suriyeli çocuktu. Çoğunluğu dokuz on yaşlarındaydı. Elleri ve yüzleri mor bir renkle kaplıydı. Sanırım kumaş boyasıydı. O zamanki asgari ücretin neredeyse yarısına çalışıyorlardı. İzlenimlerim Özgür Gündem’de yayınlandı. Görüntü almamıza izin verilmemişti.
Atölyeye girebilmemiz, sahibinin bir yurtsever oluşundandı. Patron HDP’yi destekliyordu. Bu çelişkili durumu onunla konuşmuştum. Kendini şöyle savundu: “Çalışmak zorundalar, ben iş vermesem ya başka atölyelerde daha düşük ücretle çalışacaklar ya da sokaklara düşecek, uyuşturucunun ve fuhuşun kurbanı olacaklar.” Ne denebilirdi ki?
Mülteciler ucuz işgücü demektir. Sermaye piyasasında patronlar birbirleriyle rekabet etmek için ucuzun ucuzu işgücünden yararlanırlar. Kim en ucuz işgücünü istihdam ederse o rekabetten kazançlı çıkar. Buna karşılık işgücü piyasasında rekabet yıkıcı olur. Geçmişte nisbeten yüksek ücret alan işçiler işlerini kaybeder. Aynı zamanda çalışanlar haklarını talep edemez olurlar, patronlar onları kapıda biriken ucuz işgücü ile tehdit eder. Bir gün içinde sendika o işyerinde tasfiye olur. En kötüsü işçi sınıfının içindeki bölünmedir. Bu tehdit altındaki çalışanlar kapının dışındaki “ucuz işgücüne” düşman olurlar, kapıdakiler de yok pahasına çalışmaya razı olarak, çalışanların işine göz dikerler.
Bir çoğumuz gözlerini “dükkan” açan mültecilere dikmiştir. Paralı mültecinin plajları doldurmasına duyulan öfke buram buram ırkçılık kokar. Oysa mültecilerin saflarında da sınıf çelişkisi hüküm sürer. Mülteci patron parayı bastırıp vatandaşlık almıştır, atölyesinde hepsi kaçak olan mültecileri karın tokluğuna çalıştırır, onların sırtından semirir.
Ben şimdiye kadar amansız koşullarda çalışan Suriyeli işçileri örgütleyen bir Türkiyeli sol örgütün adını sanını duymadım. Belki vardır. Belki ben duymamışımdır. Ama şu gerçektir; mülteci konusu hiç birimizin gündeminde bu sınıfsal karakteriyle ne yazık ki gereken ağırlıkta yer almamıştır.
Kamuoyunun dikkati çalışan mültecilerden ziyade çalışmayan, işsiz mülteci kitlelerine yöneliktir. Bu da nedensiz değildir. Çalışan mülteciler işçi sınıfının vahşice sömürülen en alt tabakasını oluştururken, işsiz mülteciler kriminal dünyanın avlandığı en tehlikeli “lümpen proletarya” tabakası haline gelmektedirler. Bunların çoğunluğu Müslüman olsalar da bulaştırıldıkları “işler” öylesine ahlaki yozlaşmaya yol açar ki, bu durum İslam diniyle hiçbir şekilde bağdaşmaz. Mültecilerin bir kesimi İslam adına devlet tarafından para militer unsurlar haline getirilirken, bu devletin asli bileşeni olan mafya, ağına düşürdüklerini dinden imandan çıkarır.
Mülteci kitleleri içine itildikleri sefaletin sonucunda kapitalist modernite tarafından çalışanları tehdit eden bir “sarı işçiler ordusuna” dönüştürülürken, devlet tarafından İslami fundamentalist silahlı çetelere ve mafya tarafından da kriminal şebekelere dönüştürülür.
Mülteci sorunu faşizme karşı mücadelenin en önemli sorunlarından birisidir.
Ülke dışından bu sorunu bütün somutluğu ve detaylarıyla bilmek, benim şartlarımda olanaksız. İstatistik sayılara da hakim değilim. Günlük yaşamın nabzını tutmam ise imkansız. O nedenle yazdıklarım dışarıdan bir gözün görebildikleriyle sınırlıdır. Mülteci gettolarında bire bir ilişki kurmadan mülteci emekçileri örgütlemenin yollarını kavramak olacak iş değildir. Şimdi yazacaklarım o nedenle sadece sorunu ele alacak olanları düşünmeye teşvik etme amacı taşımanın ötesinde hiçbir iddia taşımamaktadır.
Ben olsam işe bir “Getto Gazetesi” çıkarmakla başlardım. Bu gazete ağırlıklı Arap dilinde olurdu. Mülteciler arasından bir kısmı asgari ücretle çalışacak bir kısmı gönüllü muhabirleri örgütlemekle ilk adımları atardım. Bu gazete “Getto’nun günlük hayatını” çarpıcı bir şekilde dile getirirdi. Onun politik ana gündemi “Türk ırkçılığını” teşhir etmek olurdu. Amacı Arap, Afgan, Bangladeşli mültecilerle Kürt özgürlük hareketinin ve sosyalist Türkiyelilerin ittifakını kurmak ve mültecileri sömürücü kapitalist moderniteye, onları faşizmin vurucu gücü yapmaya kalkışan faşist iktidara ve mültecileri suça bulaştıran mafyaya karşı mücadelede örgütlü güç haline getirmek olarak tanımlanırdı.
Hiç kuşkusuz bu gazete aynı zamanda büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşan mültecileri Rojava devrimi hakkında aydınlatır, Türk devletinin mültecileri Rojava devrimine karşı düşmanlaştırma politikasının iç yüzünü sergilerdi. Onlara mültecilerin asıl çıkarlarının Suriye ve Türkiye rejimlerine karşı Rojava halklarıyla birlikte mücadele etmekte olduğunu anlatırdı.
Mülteci kitlelerinin içinde kadınların içler acısı hayatlarına gazete büyük yer ayırırdı. Gettolarda kadın cinayetlerine, taciz ve tecavüz saldırılarına karşı “Jin Jiyan Azadî” sloganıyla kadınların enternasyonal birliğini ve mücadelesini teşvik ederdi.
Sonuçta bu gazete Türkiye’de Türk ırkçılığına ve “tek devlet, tek millet, tek dil” faşizmine karşı Apocu “demokratik ulus paradigmasını” sistemli şekilde kavratmaya çalışırdı.
Olur ya, buradan belki de Türkiye’yi yerinden oynatacak bir “kaldıraç” doğardı, yani “proleter devrimci örgüt.”
“Yurtdışında işin gücün yok, istiareye yatıp ‘devrimci’ rüyalar görüyorsun” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Belki hepten olmayacak rüyalar görüyor olabilirim, ama naçizane tavsiyem, sizler de hiç değilse olabilecek rüyalar görünüz. Çünkü rüyasız hakikat devrimciyi oportünizme götürür.
Yazımı tam bitirmişken Quto odama dalıverdi. Yüzünde muzip bir gülüş. Usulca masama bir kitap bırakıverdi. O da ne? Kitap, Lenin’in Ne Yapmalı eseriydi. “Veysi abe, dedi, İskra modelinin aşıldığını düşüniyem, bence kağıt gaste yerine dijital gaste rüyası görsen daha iyi olur gibime geliy…”
İlahi çocuk!..
