Hem kel hem fodul

Aykan SEVER yazdı —

3 Haziran 2020 Çarşamba - 13:30

ABD’de George Floyd’un öldürülmesi sonrası yaşananlar, elbette bir tesadüf ya da kötü yönetimin eseri değil. Aksine olay ve süreç, ABD’nin üzerine oturduğu “soykırım, kölecilik ve ırkçılık”ı tutan dikişlerin patlamasına ve açığa çıkmasına neden oldu.

Peki Obama döneminde de sergilenen ırkçılık neden bugün daha “gözde”? Bu sorununun yanıtının bir boyutunu elbette devletin genetik kodlarını şekillendiren olumsuzlukların yoğunlaşmış sembolü olan bir devlet başkanının varlığı ve “parçanlanma” yı hızlandıran politikaları oluşturuyor.

Kuşkusuz ABD yüzyıllar öncesinde yaşamıyor fakat tıpkı TC gibi yapısal problemlerle yüzleşmek yerine onlar da yalana sarılan bir toplum yarattılar. Fakat bu kez iktidarda olan güç “eşitiz…” falan diye yalan söyleme gereği bile duymuyor. Protestocuları köpeklere parçalatmaktan, terörist ilan etmekten bahsediyor.

Yüz binden fazla insanın salgından hayatını kaybettiği ve kaybetmeye devam ettiği koşullarda vurdumduymazlığı sarsılmayan, sosyal medyayı kapatmakla tehdit eden bir zihniyetten elbette başka bir şey de beklenemez.

İnsanlığa dair başka bir beklentimizin olamayacağı bir diğer kesim de Trump sayesinde sürekli cebini doldurup neredeyse uzaya taşıranlar. Amerikan milyarderleri salgın sırasında 434 milyar dolar daha servetlerini çoğaltmışlar. Jeff Bezos ve Mark Zuckerberg bunların başında geliyor. Onlar Trump’ı sevmesin de kim sevsin? Bu süreçte dikkat çeken ögelerden biri de artık Trump’ın politikalarına karşı Amerikan elitleri içinden de dikkate değer bir homurtunun çıkmayışı…

Her türlü rezilliği ortalığa saçılmış olan Trump, Kasım’da olup olmayacağını dahi bilmediğimiz seçimleri ne pahasına olursa olsun kazanıp, sonsuza kadar iktidarını ilan etmenin arayışında. Bunu yapamayacağını gördüğünde “sıkıyönetim” ilan edebilir, çünkü o durumda seçimlere gerek kalmayacak. Darbe yapma ve bu yöndeki tehditleri ciddiye alınmalı. Bu saatten sonra “Amerikan kurumları izin vermez” türünden sayıklamalara kapılanlar kusura bakmasınlar ama dünyada ne olup bittiğinden haberleri yok sanırım.

Çin, TC, Macaristan, Rusya, İngiltere… diye uzatılabilecek bir çok ülkede “demokrasi” dünden rafa kaldırılmış durumda. Trump’ı da engelleyebilecek yegane güç halkların mücadelesi. Gerisi, insanların kendini avutması için düzenlenmiş bir geviş getirme seansı.

Trump bu “kazanma” kararlılığına dış siyasette de devam ediyor. Venezuela yönetimi karşısında vekil güçleri tökezleyen ABD bu kez Kolombiya’ya “uyuşturucu ile mücadele” bahanesiyle 800 kişilik özel bir birlik gönderiyor. Kolombiya sol kamuoyu asıl hedefin, Maduro iktidarı olduğunu düşünüyor ve tepki gösteriyor.

Bir diğer ısıtılan başlıksa İran. Geçen hafta Amerikan yönetimi İran’ın sivil nükleer programlarına yönelik yaptırım muafiyetlerini kaldırma kararı aldı. Bu durum nükleer anlaşmasını sürdürmeye çalışan aynı zamanda bir tür denetleme görevi yürüten Rus, Çin ve Avrupa yönetimlerinin/şirketlerinin pozisyonunu boşa çıkardığı gibi İran’a dair şaibe ve savaş gerekçesi icat etmek için elverişli zemin yaratma hamlesi olarak görülebilir. Zira bölgede epeydir bu yönde hazırlıklar olduğu biliniyor. Trump’ın gerek Venezuela gerekse de İran’dan bir “zafer” hikayesi devşirmeye seçimler öncesi ABD’nin sürüklendiği kriz ortamında çok ihtiyacı var.

Büyük balık Çin’e gelince; Çin’in Hong Kong’a dönük “yeni güvenlik yasası”nı onaylaması sonrası Pompeo “Hong Kong artık Çin’den özerk değil’’le açıklamasını sınırlı tutarak Hong Kong konusunda şimdilik çok da aceleci davranmayacaklarını gösterdi.

Bu tutum Hong Kong’daki protestoculara sahip çıkmaktan çok olası hamlelerini (vize yasağı, ayrıcalıklı gümrük vergisine son vermek, yaptırımlar vb.) zamana yayan bir yaklaşımı barındırıyor. Muhtemelen Çin’in yumuşak karnı olarak gördükleri etnik-dinsel azınlıklar ve sınır anlaşmazlıklarına oynamayı şimdilik daha isabetli görüyorlar.

Bu doğrultuda geçtiğimiz hafta Uygur Kampları”yla ilgili Çinli yetkililere yaptırımlar öngören yasa tasarısı, ABD Senatosu’nun ardından Temsilciler Meclisi’nde de kabul edildi. Trump’ın kısa zamanda onaylayarak bu yasayı yürürlüğe sokması bekleniyor. Buna ilaveten bölgede ABD müttefiki görünümü veren Hindistan’ın Ladakh sınır bölgesinde son haftalarda yaşanan gerilim Çin’le karşılıklı bölgeyi militarize etme suçlamalarıyla hareketlendi. 1962 Yılında iki devlet arasında çatışmaya yol açan savaşta toplamda 2 bin kadar asker hayatını kaybetmişti. Bugünkü yeniden hareketlenmenin arkasında muhtemelen jeo-stratejik çekişmeler yatıyor. Nitekim Hindistan, Çin’in etki alanındaki Pakistan’la da sınır anlaşmazlıkları yaşıyor. Bu çekişmede ara buluculuk teklifinde bulunan ABD’nin Hindistan’ı teşvik eden bir rol oynaması kuvvetle muhtemel.

Şimdi “büyükler” bu işlerle uğraşırken; salgının yol açtığı ölümlerden, dünyanın önemli bir kısmının yanı sıra 86 milyon çocuğun bu süreçte yokluğa-yoksulluğa itildiğinden(UNICEF), “normale dönüş”le iklim krizinin giderek derinleşmesinden, Pakistan ve Hindistan’dan sonra dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı olan Rusya’nın da çekirge istilasına uğradığından, kıtlık türünden problemlerin çok da uzak olmadığından ve asıl bu işlere hep beraber bir çare aramanın gerektiğinden bahsetmenin zamanı mı?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.