“Örgütlenme tarihimizden” bir sayfa
Veysi SARISÖZEN yazdı —
- Geçen yazımda Kurdistan’da hala yaşayan “büyük aile” ve “aşiret” yapısının devlet teröründen “gizlenme” örgütlenmesine sağladığı avantajı anlatmıştım. Şimdi de “bizim başımıza gelenlerden” bir örnek vereceğim.
1970 yılında TİP Eminönü İlçesinde Marksist Felsefe dersleri veriyordum. Derslere katılanların, biri hariç, hepsi tanıdık insanlardı. Tanımadığımız izleyici şaşırtıcı derecede bilgiliydi. Sonradan “elektrikçi” olduğunu, Marks’ın Kapital’ini okuduğunu söyledi. (İsmini unutmuşum.) Kurmaya hazırlandığımız “illegal örgüte” müthiş bir üye kazanmıştık. Elektrikçi’yi gökte ararken yerde bulmuştuk!
12 Mart darbesinden hemen sonra aramıza elektrikçiyi de alarak “yeraltına” çekildik. Gizli örgüt evinde yaptığımız üst düzey toplantılara Elektrikçi de katılıyordu.
Bu sırada bir iki arkadaş dışında hepimiz aranıyorduk. Hakkımızda biri “Çekirdek”, diğeri “TKP davası” açılmıştı. Bizim o sırada TKP’yle hiçbir bağımız yoktu, ama devletimiz şayan-ı hayret derecede öngörülüymüş ki, bizim sonradan TKP’li olacağımızı bilmiş, daha TKP’li olmadan hepimizi bu TKP davasına eklemişti.
TKP davasında bizim dışımızda çok sayıda aydın, sanatçı yargılanıyordu. Yaşar Kemal’in eşi Matilda Gökçeli, Selahattin Eyüboğlu, eşi Magdelena Rufer, Vedat Günyol, Çetin Özek (abisi Metin Özek eski TKP’liydi) yargılananların arasındaydı. MİT bir “bağ” da keşfetmişti. Çetin Özek Londra’ya gittiğinde o sırada TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar’la ilişkili Selma Ashwort’la tanışmıştı. Ç.Özek’in herhangi bir gizli örgütle bağı yoktu. Selma Ashwort Özek’ten “önde gelen genç sosyalistler” hakkında bilgi almış, bu bilgiyi TKP merkezine iletmişti. İşte MİT bu bilgiye sahipti.
Tekrar elektrikçiye dönelim. “Yoldaş elektrikçi” artık bizim örgütün MK üyesiydi ve bir fabrikaya işçileri örgütlemek üzere girmişti. Ancak bir örgütlenme “yap(a)madı.” Birkaç hafta sonra bir gemide iş bulduğunu bildirdi. Gemi İstanbul Limanı ile Sovyetler Birliği’nin bir Karadeniz limanı arasında yük taşıyan bir gemiydi. “Örgütlenme” bakımından pek bir işe yarayamayacağını söyledik. Elektrikçi “yarar” dedi. “Bizim en büyük ihtiyacımız ideolojik materyalleredir. Ben Sovyetler Birliği’nden İngilizce, Fransızca, Almanca teorik kitaplar ve broşürler getiririm, yoldaşlar çevirir, solda ideolojik hegemonya kurarız.” Teklif hepimizin aklına yattı. Ardından şöyle dedi:
“Ancak benim durumum kritik. Devlet Sovyetler’de karaya ayak basanları izler. O nedenle şu andan sonra benimle doğrudan temas kurmayacaksınız. Mataryelleri size elden veremem. İlk seferden dönüşte bir kereye mahsus olarak bir yoldaşla Belgrad Ormanları’na gideriz. Bir ağaç saptarız, onun kovuğuna her ayın ilk cumartesi günü paketleri koyarım, siz de ertesi gün gider alırsınız”…
“Konsprasyon” meraklısı birkaç arkadaş bu öneriye hayran oldular. Elektrikçi bu görüşmeden sonra “örgüt evinden" gemiye binmek üzere ayrıldı.
O ayrılır ayrılmaz, yıllar önce kaybettiğimiz Sıtkı Coşkun’a “elektrikçinin evini biliyorsun, kalk gidiyoruz” dedim. Şaşırdılar. Ben bizimkilerin içlerinde “en korkak” sayılan bir pimpirikliydim. Burnuma fena kokular gelmişti. Elektrikçiden bir anda şüphelenmiştim. Sıtkı’yla elektrikçinin evine gittik. Evde yaşlı annesinden başka kimse yoktu. Sıtkı’ya “anneyi oyala” dedim ve elektrikçinin yatak odasına girdim. Dolapları aradım. Sonunda bir yatağın altındaki sandığı açtım. En dibinde bir takım kitaplar vardı. Çıkardım. Kitaplar Astsubay okulunun kitaplarıydı.
Elektrikçi astsubaydı.
O anda tepemden aşağıya kaynar sular döküldü. Müthiş bir komplonun eşiğindeydik. Saptanan ağaç kovuğundan “Marksist-Leninist kitapları” alacağız derken, “suçüstü” yakalanacaktık ve elimizdeki paketlerden muhtemelen “talimatlar” içeren mikro filmler çıkacak ve bizler Sovyet casusları olarak tutuklanacaktık.
Biz tutuklansak neyse. TKP davası bir anda “casusluk” davasına dönüşecek, Türkiye’nin önde gelen bütün aydınları bu casusluk şebekesinin üyeleri, işbirlikçileri ve yatakçıları olarak damgalanacaktı. Müthiş bir MİT operasyonunun kenarından dönmüştük. Tutuklu eşinden dolayı Yaşar Kemal’in bu operasyon sonrasında “Sovyet Casusu” olarak hapse atıldığını düşünün, operasyonunun çapını kolayca anlarsınız.
Doğal olarak elektrikçi “ağaç kovuğuna” birkaç paket bıraktıktan sonra, deşifre olduğunu anlamış olacak ki, ortadan kayboldu.
Kıssadan hisse. Bizler çekirdek ailelerin çocuklarıydık. Hemen hepimizin babası ya da annesi ya küçük memur ya öğretmendi. O tayin bu tayin derken doğdukları yerlerden ve aile efradından kopmuşlardı. Sonuç olarak biz, çocukluktan beri yanyana büyüdüğümüz onlarca akranımız arasından değil, işte böyle devletin bize gönderdiği elektrikçiler arasından “illegal örgütçüler” kazanma tuzağıyla yüz yüzeydik.
İşimiz zordu.
Bir küçük örnek daha vereyim. Ben sık sık Prof. İdris Küçükömer’in üniversitedeki odasında onu ziyaret ederdim. Hoca kısa bir süre cuntacılık yapmış, sonra işin içinde devleti keşfedince, tam tersi bir yola girmişti. Çok kuşkucuydu. Ziyaret ettiğim zaman ilk iş telefonun fişini çekirdi. O sıralarda MİT dinlemeyi telefonlardan yapıyordu. Fişi çektiğiniz zaman MİT sağır oluyordu.
Hoca’nın odası aslında büyük bir salondu. O nedenle bir kontrplak ile yukardan aşağıya ikiye bölünmüştü. Küçükömer teknik önlem almıştı ama, bu kontrplağın arkasında bir “kulak” vardı. Hoca’nın bitişiğindeki odada Asistan Mahir Kaynak çalışıyordu. Biliyorsunuz, Mahir Kaynak MİT ajanıydı.
Durumu biraz karikatürize ettiğimi biliyorum. Bu karikatürün içinde acınacak gerçeklerin yattığından emin olabilirsiniz.
Elbette günümüzdeki devrimci örgütler ’68 kuşağının bu “amatör illegalciliğinden” mutlaka dersler çıkarmışlardır. Bir çoğunun Dersim kaynaklı aşiret ve ailelerin üyeleri olması da şaşırtıcı değildir. Çünkü Kurdistan aile ve aşiretleri kimin ne olduğunu anlamaya imkan veren sosyolojik ilişkiler ağına sahip.
Biz sahte kimliklerle “örgüt evi” tutabilmek için binbir riski göğüslüyorken, Kurdistan’da her ailenin evi, aslında mükemmel bir “potansiyel örgüt evidir.”
Böyle bir evin genci örgüt evine sahipken hala örgütsüzse, bu çok ayıptır.
