• Günümüz toplumlarının ihtiyacı, geçmiş imparatorluk modellerini canlandırmak değildir; özgürlük, demokrasi, eşit yurttaşlık ve halk iradesine dayalı bir siyasal düzen kurmaktır.

MİHRAC URAL

Türkiye, ekonomik, siyasal ve toplumsal sorunların derinleştiği bir dönemde yeniden Osmanlı referanslarıyla şekillenen siyasi söylemlerin etkisi altındadır. Dikkat çekici olan yalnızca iktidarın değil, muhalefetin bazı kesimlerinin de benzer bir söylem ekseninde buluşmasıdır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Haziran'daki konuşmasında “Şam ve Beyrut, İstanbul’un iki kardeş şehridir. Türkiye’nin güvenliği Halep’ten, Şam’dan ve Beyrut’tan başlar” sözlerini kullanması, uzun süredir savunduğu bölgesel güvenlik anlayışının yeni bir ifadesidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin güvenliğini kendi sınırlarının ötesinde tanımlayan ve bölgesel nüfuz alanları oluşturmayı amaçlayan bir siyasal bakış açısını yansıtıyor. Türkiye’nin güvenliğinin Halep, Şam veya Beyrut üzerinden tanımlanması, bölge halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını gölgede bırakan bir anlayış olarak görülüyor.

Tarih boyunca Suriye halkı, Şeyh Salih el-Ali, Sultan Paşa el-Atraş ve İbrahim Hananu gibi isimlerin öncülüğünde yabancı müdahalelere karşı mücadele vermiştir. Bugün de ülkelerinin geleceğinin kendi halkları tarafından belirlenmesi gerektiğini savunan geniş bir kesim var. Türkiye’nin Suriye ve bölge politikalarına karşı çıkan çok sayıda Suriyeli aydın ve siyasetçi bulunuyor. Kemal Labvani, Heysem Mennah, Fatih Camus, Burhan Ğalyun, Enver el-Bunni, George Sabra gibi isimler, Suriye’nin dış müdahalelerden uzak, bağımsız bir gelecek kurması gerektiğini savunuyor. Bu çevreler, bölgesel güçlerin nüfuz mücadelelerine karşı çıkıp  ulusal egemenliği esas alan bir yaklaşımı öne çıkarıyor. 

Yeni Osmanlıcılık işlemez

Erdoğan’ın Osmanlı mirasına yaptığı vurgu, Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’nın devamı olarak gören siyasal anlayışın günümüzdeki yansımalarından biridir. Bu yaklaşım, yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin “Osmanlı coğrafyasında var olması gerektiği” yönündeki açıklamaları da benzer tartışmaları gündeme taşıdı. Cumhuriyeti kuran siyasi geleneğin Osmanlı referanslarına yönelmesi, Türkiye’deki siyasal dönüşümün ve kimlik krizinin boyutlarını gösteriyor.

Yeni Osmanlıcılık fikri, 1990’lı yıllarda Turgut Özal döneminde ortaya çıkmış, daha sonra Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği teorik çerçeveyle daha belirgin hale gelmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Balkanlar, Ortadoğu ve eski Osmanlı coğrafyasında daha etkin rol üstlenmesini hedefliyor. Uygulamada ise bu politikalar çoğu zaman komşu ülkelerle yeni gerilimler yarattı ve beklenen sonuçları vermedi.

Benzer bir anlayış geçmişte İran tarafından da dile getirilmiştir. Ali Hamaney’in yıllar önce kullandığı “Suriye’de savaşmasaydık İran’da savaşmak zorunda kalırdık” sözü, güvenliğin başka ülkelerin topraklarında aranmasının tipik örneklerinden biridir. Bölge deneyimi ise bu tür hegemonik stratejilerin kalıcı istikrar üretmekte başarılı olmadığını kanıtlıyor. Başka ülkelerin şehirlerini savunma hattı olarak tanımlamak, savunmadan çok nüfuz alanı oluşturma arayışını ifade ediyor. Halep, Şam ve Beyrut’un geleceği, bu şehirlerde yaşayan halkların iradesiyle belirlenmelidir.

Çıkmazdan demokratik geleceğe

Osmanlıcılık, tarihsel koşulları içinde kalmış bir yönetim anlayışıdır. Saltanat, hanedan ayrıcalıkları ve tebaa düzeni üzerine kurulu bu sistem, modern yurttaşlık, halk egemenliği ve demokratik temsil anlayışıyla bağdaşmaz. Günümüz toplumlarının ihtiyacı geçmiş imparatorluk modellerini canlandırmak değildir; özgürlük, demokrasi, eşit yurttaşlık ve halk iradesine dayalı bir siyasal düzen kurmaktır. Bugün Türkiye’nin önündeki temel görev de geçmişin imparatorluk mirasını canlandırmaya çalışmak değildir; kendi iç sorunlarına çözüm üretmek, demokratik kurumlarını güçlendirmek ve komşularıyla karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler geliştirmektir. Bölgesel nüfuz arayışları, ekonomik ve siyasal sorunların üzerini örtemiyor.

Kürt meselesi, demokratikleşme sorunları, ekonomik krizler ve bölgesel anlaşmazlıklar çözülmeden, tarihsel imparatorluk tahayyüllerine dayanan projeler üretmek, ülkeyi yeni gerilimlere sürükleme riski taşıyor. Geçmişe dönüş arayışları yerine, halkların eşitliği, barış, iş birliği ve karşılıklı saygı temelinde bir gelecek inşa edilmesi gerekiyor.

Kalıcı istikrarın yolu, başka ülkelerin şehirlerini stratejik savunma hattı olarak görmekten değil, halkların kendi iradelerine ve egemenlik haklarına saygı duyan bir bölgesel düzen kurmaktan geçer. Bölgenin geleceği, imparatorluk özlemlerinde değil, barış, demokrasi ve ortak yaşam anlayışında yatıyor.