Popülizm mi, neo-faşizm mi?

Aykan SEVER yazdı —

25 Ocak 2023 Çarşamba - 08:30

  • 3. Dünya Savaşı'ndaki tırmanışın paralelinde neo-faşist akım ve rejimler yeryüzünün genelinde yükselişte. Ne var ki akademik dünya olanları hafifseyerek bu gelişmeleri popülizm kapsamında değerlendiriyor ve süreci gelip geçici bir meseleymiş gibi basitleştiriyor.

Popülizm/neo-faşizm kavramı tartışmasına Brezilya-Bolsonaro örneğinde bakalım. Akademi camiasında Bolsonaro ile simgelenen gelişmelere layık görülen ad otoriter popülizm. Popülizm özü itibariyle halkın benimsediği bir takım "geri" değerleri (Bolsonaro örneğinde bunlar  “Tanrı, Vatan ve Aile” gibi kavramlar) yücelterek halkın desteğini almak diye özetlenebilir. Chavez de bunun "sol" versiyonu olarak görülebilir. Brezilya başkanlık seçimlerinin 2. turunda Bolsonaro yaklaşık 58 milyon oy aldı. Şimdi başkan olan Lula 60 milyon civarı oy almıştı. Burada kritik olan şu Bolsonaro yukarıdaki kavramlar etrafında popülizm yaptığı için 58 milyon kişi ona oy verdi diye düşünmek çok eksik bir değerlendirme olur. Birincisi böyle bir yaklaşım olayın tarihsel köklerinden koparır. Brezilya'da güçlü bir ırkçılık ve milliyetçilik yüzyıllardır var. Ayrıca ülke  1964 ile 1985 arası askeri diktatörlükle yönetildi. Halen ordunun neo-faşist kitleye desteği yoğun ve siyasetle vesayet ilişkisi güçlü. Ayrıca bu kitlenin doğrudan Nazi sembolleri kullandığı göz önünde bulundurulmalı.

Popülizm tanımlaması olanları sıkıştırmak ilaveten  dünyanın mevcut konjonktürü ve Brezilya'daki gelişmeler ilişkisini berhava eder. Ayrıca  Bolsonarosuz, Trumpsız veya Erdoğansız mevcut "aşırı sağcı" kitlenin kalıcı varlığını açıklayamaz. Popülizm kavramı örneğin Peru'da yapılan darbeyi tarif etmekten bir hayli uzak. Fakat bütün bu "aşırı sağcı" atakların paralelliği ve benzer/aynı konjonktürün ürünü olması söz konusu.

Özellikle 2008 ekonomik krizi ve sonrası Arap Baharı 3. Dünya Savaşı'nı ivmelendirirken ırkçı- göçmen düşmanı anlayışlar da güçlendi. Egemen sermaye kesimleri açısından mevcut burjuva demokrasileri "dar" gelmeye başladı. Daha otoriter, hızlı karar verecek, mevcut paylaşım savaşını ve artan militarizmi çok daha iyi taşıyabilecek, meşrulaştıracak, destekleyecek siyasal akımların  güçlendirilmesine, büyütülmesine ihtiyaç duydular. Brezilya örneğinde Lula ve Rousseff'e dönük ABD tarafından gerçekleştirilen yargı darbeleri ve daha da önemlisi Evangelizmin, Brezilya ve Abya Yala'nın genelinde desteklenerek buralardaki ilerici siyasetlerin karşısına engel olarak çıkarılmasıydı.  Şimdi Brezilya'da milyonlarca Evangelist kilise mensubu kişi Bolsonaro olmasa da neo-faşist bir anlayışı benimsiyor, savunuyor. Bolsonaro'ya oy verip, darbe girişiminde bulunan kesimler için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Neo-faşizmin hüküm sürdüğü ya da etkili olduğu ülkelerde  liderler ve onların saçmalıkları olmasa da kalıcı geniş topluluklar mevcut ve bunlar kendilerinden farklı olana karşı nefret besledikleri gibi her an saldırabilecek potansiyele de sahipler. Lula yönetiminin neo-faşizm ve onu destekleyen kurumsal yapıyla kapsamlı bir hesaplaşmaya girmediği takdirde ömrünün uzun olması beklenemez.

Türkiye örneğinde ise 1980 darbesi sonrası toplum önemli ölçüde yeniden şekillendirildi. Toplumun geneli direnişe rağmen  faşist değerler etrafında biçimlendirildi. Erdoğan yönetiminde bu süreç hızlandı. Mevcut rejim zaman içinde devletle bütünleşen alabildiğine otoriter bir yönetime dönüştü. TC bölgede emperyalist saldırganlığını artırırken içeride "muhalefet" dahi devletin bir organı haline geldi. Bu koşullarda düşük bir olasılık da olsa hükümet değişikliğinin mevcut faşist biçimlenmeyi aşabileceğini düşünmek fantezi. 

Özetle popülizm vb istisna haline işaret eden değerlendirmeler dünyadaki kalıcı neo-faşist dönüşümü algılamak ve tarif etmekten uzak. Ve neo-faşizm sadece sandığa giderek, oy vererek baş edilebilecek bir şey değil. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2023 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.