Postu pahalıya satmak

Aykan SEVER yazdı —

1 Aralık 2020 Salı - 23:00

  • Trump elbette kendi postuna değer veriyor eminim, ama onun adına İsrail yönetiminin bunu çok daha pahalıya satmaya çalıştığı görülüyor. Geçen hafta İran'ın başkenti Tahran yakınlarında suikast sonucu öldürülen Muhsin Fahrizade olayı ve arkasından yapılan “İsrail Suriye’deki İran hedeflerini vurmaya devam edecek” açıklaması niyeti saklanamaz bir biçimde gösteriyor.

 

ABD Başkanı Trump her ne kadar hile iddialarını sürdürse hatta Japonya’da bile lehine gösteriler yapılsa da geçtiğimiz hafta geçiş sürecinin başlatılmasına izin vererek yelkenleri suya indireceğinin işaretini verdi. Bu tutum seçimler öncesi sergilediği uzlaşmaz tavrıyla uyuşmuyor. Muhtemelen daha önce kendisini destekleyen sermaye kesimleri ona umut bağlamak yerine artık kazanana oynamayı tercih ediyorlar. O kazanırken Hillary Clinton’ın da başına geldiği gibi. Belki de yargılanmamak için bir anlaşma yapma arayışında ve böyle bir olanak için yaygaraya devam ediyor.

Trump elbette kendi postuna değer veriyor eminim, ama onun adına İsrail yönetiminin bunu çok daha pahalıya satmaya çalıştığı görülüyor. Geçen hafta İran'ın başkenti Tahran yakınlarında suikast sonucu öldürülen Muhsin Fahrizade olayı ve arkasından yapılan “İsrail Suriye’deki İran hedeflerini vurmaya devam edecek” açıklaması niyeti saklanamaz bir biçimde gösteriyor. Ayrıca Irak-Suriye sınırında vurulduğu iddia edilen Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Müslim Şahdan ve beraberindeki üç kişinin öldürülmesi olayı da (gerçekte vuku bulmasa dahi) bu işin seyrine dair bir işaret.

ABD’nin Körfez’e savaş gemisi göndermesinin yanı sıra bu hafta başı Mısır, Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fransa ve Kıbrıs orduları, Mısır'ın İskenderiye kıyısı açıklarında ortak hava ve deniz tatbikatına başlaması öncelikle Türkiye’ye dönük olmakla birlikte, en azından Lübnan üzerinden Hizbullah-İran’a karşı atılmış bir adım olarak da görülebilir. Geçen hafta da "Arap Kılıcı" adı altında Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Ürdün, Bahreyn ve Sudan'ın katıldığı bir tatbikat yapılmıştı. Bütün bu hamlelerin İsrail karşıtı olmadığı ABD’nin teşvikiyle düzenlendiği tahmin edilebilir.

Yeni Başkan Biden’ın Ortadoğu’ya dönük politikaları ne olur/olmaz ayrı mesele fakat şimdiden patlamış ve ya patlamaya hazır bir coğrafyayla karşılaşacağını söylemek hiç de abartılı olmaz. Dünyanın geri kalanınınsa kana boyanmak için Biden’ı beklemeye niyeti yok. Başta Afganistan olmak üzere Irak, Nijerya, Endonezya, Mali gibi ülkelerde DAİŞ ve müttefiklerinin saldırıları tırmanıyor. Tıpkı Trump gibi yeni yönetimin niyeti de hegemonya tesisi için “baş düşman Çin”e dolayısıyla Pasifik bölgesine yönelmek olsa da gelişmelerin buna ne kadar müsaade edeceği bir hayli şüpheli.

Biden yönetiminin AB ile ilişkileri toparlamasının zor olacağını sanmıyorum. Fakat ne bu AB içi problemleri otomatik olarak çözer ne de AB’nin TC ilişkisini onarmak için yeterli olur. Aynı şey NATO içinde geçerli. Türkiye’deki dikta ekonomik durumun kötü olması ve ısrarla başvurulan şantajlara rağmen Batı’ya olan bağımlılık ilişkisinin dışına atılmayacağına emin. Bunun en somut göstergesi S-400 alımını kırmızı çizgi diye tanımlayıp gelinen noktada bu hafta ABD'nin NATO Daimi Temsilcisi Hutchinson’un adeta TC’ye yalvaran bir tonda “Washington'un Türkiye'nin S-400 füze savunma sistemleri konusundaki tutumunu değiştireceğini umduğunu” söylemesi bir zayıflık gösterisinden öteye gitmiyor. Bu ilişki belki şöyle tarif edilebilir: Batı TC’yi bir parçası olarak ama yola getirilmesi gereken birinin yönettiği bir yer olarak görüyor. TC onlar için düşman tanımlaması içine girmiyor. Nitekim TC’nin dış siyaseti eleştirilse de yer yer esirgendiği durumlar da oluyor. Mesela TC’nin Güney Kürdistan’da sürmekte olan işgaline ve çevirdiği oyunlara dönük Batı’dan ses işitilmiyor. Fiilense TC’nin saldırgan siyasetiyle ilgili göstermelik adımlar Akdeniz’de Libya’ya dönük silah ambargosu kapsamında düzenlenen İrini misyonunda olduğu gibi yarım yamalak ve çok geç karşımıza çıkıyor.

Batı “asıl düşman” diye Çin’i ve ikincil planda Rusya’yı gördüğü sürece TC’yi kendi bağlaşıklarının dışına itmemek için elinden geleni yapacaktır. Ancak TC hem kendi emperyal beklentilerinin yattığı motivasyon, hem de Rusya ile oluşturulan kırılgan bağımlılık ilişkilerinin verdiği şevkle Batı sisteminin dışına çıkmak için küçük bir ihtimal dahilinde de olsa yekinebilir, ancak o zaman Batı bunu engelleyemeyip TC’yi elinden kaçırma olasılığını görürse başka ittifaklar arayabilir. Her ne kadar bugünlerde gerek NATO gerekse AB’nin gündeminde TC olsa da herhangi bir adım atabilmek için ABD’nin yeni yönetimini bekledikleri ise aşikar. Günün sonunda ise bir Yeşilçam filmi sahnesindeki gibi bir birine kavuşmanın heyecanıyla ağlaşanlar görürsek şaşmayalım. İzleyici kaldığımız sürece başka türlü bir şeyin mümkün maalesef olması da zor…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.