Serhed'in ilk gerillaları 

Dosya Haberleri —

29 Kasım 2022 Salı - 20:00

Serhat'ın ilk gerillaları

Serhat'ın ilk gerillaları

  • Ben ve Mehrali Yılmaz o gün Pazarcık beldesinde kalıyorduk. Sabah uyandığımızda televizyonu açtık, kısa bir süre sonra Kenan Evren ve ekibinin bildirisi okundu. O anda kırsala gittik. İki acemi genç bir tabanca ve bir sopayla bir ay boyunca dağda arkadaşları aradık. Bir ay sonra yayla evinde grubu bulduk. 
  • Yaşar Organ, İdris Ökmen, Abbas Göktaş komutasında 12 kişi dağda kaldık. Serhed'in zor kışı başlamıştı. Örgütten hiçbir haber almadan, hiçbir tecrübeye sahip olmadan, çok zorlu bir coğrafyada, kurtların dahi yaşamadığı bir yerde hayata tutunmak, bizim mücadeleye olan inanç ve irademizden başka bir şey değildi. 

ERKAN GÜLBAHÇE

Serhed'in kışı zordur. Uzun sürer. İnsanın boyunu aşan kar kalınlığı, jilet gibi kesen bir soğuğu vardır. Dağları uçsuz bucaksızdır. Tutunması zordur. Aylarca dağ başında aç susuz kalmak, dışarıda yatmak, sık sık operasyon yemek, acemilik, derme çatma silahlar, tam iki yıl boyunca örgütle bağlantı kuramamak, çetin kış koşullarında grubun bir bir eksilmesi, düşenlerin olması... Kurdistan'da devrimin yolu zorluktan geçer. Adanmışlık, irade ve dava aşkı gerekir. Bişar Serhed, bu koşulların şahidi ve tanığı ilk gerilla gruplarından birinde yer alıyor. Bişar Serhed, üç bölümlük söyleşi serisinin ikinci bölümünde Kurdistan'da gerilla mücadelesinin amansız şartlarını ve iradenin gücünü anlatıyor. Söz Bişar Serhed'de. 

Serhed bölgesi Kurdistan’ın diğer bölgelerine oranla lojistik desteği en az ulaşan yerdir. Çok zor doğa koşullarına sahip. Gerillaya başladınız ilk dönemlerde lojistiğinizi ve özellikle eğitim materyallerinizi nasıl temin ediyordunuz?

O dönem elimizde eğitim için yeterince malzeme yoktu. Arkadaşlara silah nasıl kullanılır, silah bakımı nasıl yapılır gibi eğitimler veriyordu ama silahımız ve patlayıcımız yoktu. Tek ilham kaynağımız Alberto Bayo tarafında yazılan “Patlayıcı nasıl yapılır” kitabıydı. En fazla dinamit elde edebiliyorduk. Alberto Bayo kitabından faydalanarak imkanlarımızla amatörce bazı patlayıcılar yapıyorduk. Başkan 1979’da Filistin’e gittikten sonra her bölgeden eğitim için eleman istemişti. Kars’ta üç ve Ağrı’da bir kişi olmak üzere toplam dört kişi Filistin kamplarına eğitime gönderilmişti. Serhed’in en büyük şansızlığa Filistin’e giden dört arkadaş döndükten sonra cuntanın gelmesiyle birlikte eğitmen ve gerilla komutanları olması beklenirken bize hiçbir katkı sunmadan örgütten ayrıldılar.

Bizim ilk eğitim materyalimiz Kurdistan’ın Devrim Yolu'ydu. Ağrı’ya gidip alınması gerekiyordu. 1978’in sonunda Kurdistan’ın Devrim Yolu manifestosunu Kars’a getirmek için yola çıktım. Çok şiddetli bir kış yaşanıyordu. Yolda bir tıra bindim ve tır yolda kaldı. Boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kaldık. Manifestoyu aldım, zor bela Kars’a getirdim ve bu manifestoyu topluca okuyup üzerinde eğitim çalışmaları yürüttük. Diğer örgütlerin dernekleri, dergileri vardı ve bizim hiçbir şeyimiz yoktu. Manifesto elimize geçince dünyalar bizim olmuştu. Daha sonra Haki Karer, Halil Çavgun anısına, Maraş Katliamı üzerine ve "Teslimiyet ihanete direniş zafere götürür" broşürü elimize geçti. 

PKK’nin Serhed’de yapılandığı ilk dönemde mücadeleye ciddi bir genç akın oldu. 

12 Eylül cuntası geldiği dönemler halk arasında kitle çalışmaları yürütüyorduk. Kars merkeze bağlı beş altı köyün içinde olduğu Kurudere bölgesinde Badıli aşireti yaşıyor. O dönem bizim bölge sorumlusuna, “Bizim silahlarımız var, bize öncülük yapın düşmanı burada çıkaralım” diyorlar. Yani köylü isyanı diyebileceğimiz ancak özünde Kürtlük ve yurtseverlik ruhunun olduğu bir isyan isteği var. Bu isyan ruhu eskiden beri Serhed'de vardı. Düşman bunu bildiği için aileler arasında, aşiretler arasında ve köyler arasında sorunları derinleştirerek insanlarımızı birbirine kırdırma politikası yürütüyordu ve hala yürütüyor. Bundan dolayı Serhed’de birbirini vurma olayları çok gelişkindir.

Serhed'de her evde bir silah vardı. Silaha çok yatkın bir bölge. Geçmişten gelen yurtseverlik duyguları vardı fakat bütün umutları kırılmıştı. O dönem "Talebeler"in iradesini ve isteklerini görünce büyük bir bağlılık gerçekleşti. Halk "Talebeleri" öncü olarak kabul etti ve bağrına bastı.

Bişar Serhed, Kemal Markoç, Ahmet Aktaş, Abdülkerim Temel / 1987 Urmiye

12 Eylül darbe sürecinde neler yaşadınız, çalışmaları nasıl etkiledi, Serhed’de nasıl bir etki bıraktı?

12 Eylül gelmeden kısa bir süre önce cezaevinden çıkmıştım. Ben ve Mehrali Yılmaz o gün Pazarcık beldesinde kalıyorduk. Sabah uyandığımızda televizyonu açtık, anormal bir durum yaşanıyordu. Kısa bir süre sonra Kenan Evren ve ekibinin bildirisi okundu. O anda ev sahibinden yiyecek bir şeyler alarak kırsala gitmek istedik. Mehrali'de çok eski bir tabanca vardı. Ben de ev sahibinden sağlam bir çoban sopası aldım ve köyden ayrıldık. Daha yeni tepeye çıkmışken askeri konvoy köye girdi.

Dağa çıktık ama nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Arkadaşların nerede olduğunu da bilmiyoruz. Hazırlıksız yakalandık. İki acemi genç bir tabanca ve bir sopayla kışın başladığı bir dönemde çaresiz dağa doğru gidiyoruz. Bir ay boyunca dağda arkadaşları aradık. Kaldığımız yerde bir ağaç bile yok çırılçıplak bir dağ. Bir ay sonra yayla evinde grubu bulduk. 

Grup bir yayla evinde kalıyor ancak bir ay boyunca gizliliği esas almadan köylere inerek hatta köylüleri tehdit ederek yaşamaya çalışıyor, eylemler gerçekleştiriyor. 20 kişilik grup kış üstlenmesine başlamadan düşman karın yağmasıyla operasyonlar başlattı. 

Battaniyelerimizi karın üzerine sermiş üzerine uzanıyorduk. İdris Ökmen’in üzerinde güzel bir kadife pantolon vardı. Ahmet Güler, İdris Ökmen’den pantolonunu kendisine vermesini istedi. Tabi İdris kışın ortasında kadife pantolonunu vermek istemedi. Ancak kendisine bir öneride bulundu; kaldığımız yerde Zıkçığ Dağı'nı göstererek, “Sen bu dağın başına git gel ben sana pantolonumu vereceğim.” Ahmet pantolonu almak için koşarak yukarı çıktı. Dağın başına gitmeden aniden hızlı bir şekilde koşarak bize doğru geldi, “Arkadaşlar askerler geliyor kaçalım.” Biz de o anda battaniyelerimizi dahi almadan oradan ayrıldık. Hepimiz acemiyiz hiçbir tedbir almadan yaylada kalıyorduk. Tesadüfen o olay olmasa hepimiz imha olacaktık.

Operasyon bölgesinden çıktıktan sonra yönetim toplantı gerçekleştirdi. 20 kişilik bir grubun hazırlıksız kışı geçiremeyeceği, bundan dolayı araması olmayan ve deşifre olmayan arkadaşlar evlerine veya şehre gitsinler, baharda tekrardan toplanırız denildi. İsimler okundu. Ben cezaevinden yeni çıktığım için aramamın olmadığını düşünerek beni de eve göndermek istediler.

Ben de bu kararı tanımadığımı, yeni cezaevinden çıktığımı ve bir daha cezaevine girmek istemediğimi, bundan dolayı kesinlikle ne şehre ne de eve geri dönmeyeceğimi açık net bir şekilde belirttim. Arkadaşlar, “Sen talimata karşı geliyorsun” deyince, ben de, “Beni cezaevine gönderen talimatı kabul etmiyorum” dedim ve orada kaldım. Yasin Bulut benimle aynı konumdaydı. Birlikte cezaevinden çıkmıştık, gittikten sonra yakalandı, on yıl cezaevinde kaldı.

Grup dağıtıldı. Yaşar Organ, İdris Ökmen, Abbas Göktaş komutasında 12 kişi dağda kaldık. Bizim için Serhed'in zor kışı başlamıştı. Hiçbir hazırlık yapılmamış, yiyecek hiçbir şey yok, sadece üzerinde parkalarla -50 dereceye varan soğukta gece dışarda yatıyoruz. Geceleri ateşler yakıyorduk. Düşman için nöbet tutmuyor, ateşin etrafında yatan arkadaşlar kendilerini yakmasın diye nöbet tutuyorduk. Cunta gelmiş, örgütle de ilişki kuramıyoruz. Yani kelimelerle anlatamayacağım kadar zor bir dönem yaşıyorduk.

Hiçbir tecrübesi olmayan, silah eğitimi almayan bir grup genç hazırlık yapmadan kışın ortasında dağa çıktınız. Çatışma anında kendinizi savunacağınız silahınız var mıydı, o kış neler yaşadınız?

Kendimizi savunacak silahımız yoktu. Üç tane kalaşnikof, üç tane tabanca ve köylerden aldığımız üç tane Rus silahı vardı. Rus silahları İkinci Dünya Savaşı’ndan kaldığı için mermileri patlamıyordu. Sadece silah diye taşıyorduk. Sürekli operasyon yiyince yönümüzü Ağrı Dağı'na çevirdik. Ağrı Dağı'na gideceğimiz yolu en iyi Abbas Göktaş biliyordu. Abbas, “Bu yolu dolaşsak sabaha kadar gideceğimiz yere varamayız. En iyisi Iğdır’ın ortasında yürüyüp gidelim” dedi. Üstümüze Serhed paltoları, başımızda Rus kalpakları asfaltın üzerinde yürüyoruz. Gelip giden arabalar bize korna çalıyordu. Rus çarlığı dönemi askerlerine benziyorduk adeta. Tabi devlete haber gidiyor ve diyorlar ki Apocular Iğdır’ı basmaya geldi. Iğdır’ın girişinde polis ve asker yolu kesmiş, bize teslim olun anonsları yapıyordu. Biz de bahçelere girdik. Bahçeden bahçeye atlıyoruz. Gittiğimiz her yerde köpekler havlıyor. Onun için nereye gittiysek peşimizden ayrılmadılar. Ancak bize ateş de etmiyorlar. Anonslarda kaç kişi olduğumuz dahi söyleniyordu. Bizden korktular, sonradan öğrendik ki, “Bunlar sadece şehre gidip görüntü verenler. Asıl güç şehrin etrafında mevzilenmiş” diye düşünmüşler. Bize dokunmadılar, biz de Iğdır’ın içinde yürüye yürüye Ağrı Dağı'na ulaştık.

Ancak Ağrı Dağı'nda da bir sürpriz bizi bekliyordu. Devlet Ağrı Dağı'nda gizlenen eşkiyaları haber göndererek, “Eğer siz Apocuları ölü ya da diri devlete teslim ederseniz sizi affederiz, cezaevine girmeden evlerinize dönersiniz” sözünü vermiş. Ağrı Dağı'nda kalacak bir mağara arıyorduk. Bir arkadaş tanıdığı bir çobanla birlikte mağaraya bakmaya gittiği anda silah sesleri geldi. Eşkiyalar bizim arkadaşı pusuya düşürmüşler. Çatışma bölgesine gittik eşkiyalarla çatıştık. O anda Hüseyin Makal arkadaşımız yaralandı. Eşkiyalar ciddi olduğumuzu anlayınca kaçtılar. Hüseyin Makal’ı tedavi için bir akrabasının evine gönderdik. 

Biz de gidip bir mağaraya yerleştik. Un var ama ekmek yapacak sacımız yok. Ahmet Kesip’in evi kaldığımız yere yakındı. Mehrali ve Ahmet unumuzu alarak ekmeği yapması için Ahmet’in evine gittiler. Sabah kalkınca evin etrafı askerler tarafından çevrilmiş. Kaçarken Ahmet arkadan vuruluyor. Dört ya da beşinci gün yaralı Ahmet’in yanına gittik. Babası başucunda oturuyor, bizi görünce ağladı. "Ben uzun süre eşkiyalık yaptım, adam öldürdüm, cezaevi yattım. Susuz kalın, açlıktan ölün ama hiçbir zaman bu devlete teslim olmayın” dedi. Herkes bize teslim olmamızı isterken bu yaşlı adam bize direnin diyordu. Bu söz çok hoşumuza gitti ve bize moral oldu. O an bizim kahramanımız olmuştu.