- Mücadele etmek yerine, sürece kaygı ve kuşkuyla yaklaşmak, bekle gör politikasının etkisinde kalmak öz güven yoksunluğundan kaynaklı olsa gerek.
DEMİR ÇELİK
Türkiye’de 30 yıl önce başlatılan ve bugün de sürdürülmek istenen barış süreçlerinin başarısız olması, demokratik ve hukuki bir siyasal sisteme evrilememesinin, elbette ki tekçi ve katı merkeziyetçi Türkçü-İslamcı devlet geleneğiyle doğrudan ilişkisi vardır. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ve sorunun kangrenleşmesinin nedenlerinden biri de siyasal partiler, hareketler ve siyasal aktörlerdir. Devlet ve iktidarlar, sürekli çaresizlik üretip çözümsüzlükte ısrar ederlerken, karşı pozisyon içinde olup mücadele edenlerin girift ve karmaşık; bölgesel olduğu kadar küresel olan Kürt ulusal meselesinin gereğince mücadeleyi örgütleyememeleri de çözümsüzlüğü derinleştirdi. Devletin ve devleti ele geçiren iktidar bloklarının değişime kapalı ve statükocu oldukları, onların tekçi ve katı merkeziyetçi zihniyetleriyle ilgili bir konu olduğu bilinen bir gerçekliktir. Buna karşın değişimden ve dönüşümden yana olduğunu söyleyen sol ve sosyalist hareketler ile Kürt siyasal hareketlerinin de bir başka düzeyde statükocu olduklarını, aradan geçen zaman diliminde gösterdikleri pratiklerinden ve performanslarından görmek mümkündür.
Her şeyden önce barış ve demokrasi talebi, mazlum ve mağdurlarındır; egemenlerin ve zalimlerin insafına bırakılamayacak kadar tarihsel hakikattir; direniş ve mücadele sayesinde gerçekleşebilir. Bu anlamda 100 yıl önce inşa edilen tekçi ve katı merkeziyetçi devlet ve onun inkârcı zihniyeti ile hesaplaşmak, değişimden yana olduğunu söyleyen herkesin, öncelikle kendisine devrimciyim ve sosyalistim diyenlerin ilk adım olmalıdır. Peki bugüne kadar bunu görebildik mi? Bugün bile TKP, Kürt’e ve Kürt sorununa Türkçü ulus devletten farklı yaklaşmıyor, farklı düşünmüyor. Devleti ve iktidar blokunu çözüme zorlayacağına, haklının yanında duracağına ve onun mücadelesini sahipleneceğine köstek olmaktan ve olmazın teorisini yapmaktan geri durmuyor. TKP düzeyinde olmasa da birçok sol siyasi harekette “ulusal sorun devrim sorunudur” diyerek Kürt dil ve kültür kırımını, dolayısıyla Kürt soykırımını görmeyen bir anlayışla hareket etmiş, etmeye de devam ediyorlar. Asimilasyona, kültürel soykırıma karşı çıkmak yerine, ortak dil diye Kürtlere Türkçeyi dayatmaktan geri durmuyorlar. Bizler de buna itiraz edeceğimize gönülleri kalmasın diye, dil ve kültür kırıma rızalık veriyor, Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyoruz.
Barışa ve demokrasiye en çok ihtiyacı olan Kürtler adına siyaset yapan ve siyaset yürüten hareketlerin, barış süreçlerine yaklaşımları da sekter ve karşıtlık üretmekten öteye gidemedi. Özellikle 12 Eylül sonrasından itibaren “PKK niye savaşta ısrar ediyor. Neden Kürt gençlerini ölüme götürüyor” diyen bu hareketler, Kürt Halk Önderi’nin 27 Şubat 2025 açıklaması sonrasında, savaştan yana söylemi dillendirmeleri tamamen tutarsızlıklarını gösteren yaklaşımdır.
Sayın Öcalan, 27 Şubat’tan çok daha önceleri 1993’ten itibaren silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu söylemiş, ancak devlet çözüm iradesi göstermediği için “meşru savunmada olmaya devam edeceğiz” demişti. Bunu da bölgesel ve küresel gelişmelerin nitelikli analizini yaparak, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin silahlı stratejisinin objektif ve subjektif koşullarının olmadığının altını çizerek, 'üçüncü yol'u ifade etmişti.
O günden başlayarak silahlı şiddet stratejisi yerine, demokratik siyaset stratejisini dile getiriyor, demokratik toplum inşasının perspektifini, metodolojisini ve yolunu gündemleştiriyor. Başta Kürt Özgürlük Hareketi’ne gönül verenler olmak üzere Kürt siyasal hareketleri, bu perspektiften hareketle toplumun tabandan örgütlenmesini başaramadı, sivil ve demokratik direniş hattını öremedi. Devlet sosyalizmi yerine, demokratik sosyalizme giden yolun; toplumun komün ve meclisler üzerinden kendi kendisini yönetmesinden geçtiğini ifade etti, demokratik konfederalizmi devletli sisteme alternatif siyasal sistem olarak formüle etti. Aradan geçen 30 yıla rağmen demokratik toplum inşa etmemenin öz eleştirisini vermeliyiz. Mücadele etmek yerine, sürece kaygı ve kuşkuyla yaklaşmak, bekle gör politikasının etkisinde kalmak öz güven yoksunluğundan kaynaklı olsa gerek. Öz güven yoksunluğu ve örgütlü mücadeleyi yürütememek, Erdoğan ve Bahçeli’nin insafına sığınmaya götürür insanı. 30 yılı aşkın geçmişi bir yana bırakacak olsak bile, Barış ve Demokratik Toplum Paradigması’nın açıklandığı 27 Şubat 2025’ten bu yana bekle gör politikalarının etkisinde kalan siyaset kurumları; pasif, edilgen konumu aşamayarak devlet ve iktidarın atacağı adımların beklentisi içinde olması, demokratik siyasetin ruhuna aykırıdır. Bu yönüyle hepimiz, yapılması gerekenlerden imtina ederek, rolümüzü ve misyonumuzu amacına uygun oynayamadık. Böylece, devletin zamana yayan politikasına rızalık vererek umut kırılmasına neden olduk.
Açıkçası Demokratik Toplum inşasını teorik bir tartışmadan çıkaramadık, somut ve pratik adımlarla süreci toplumsallaştıramadığımız; devletin zamana yayma, çürütme politikalarına karşı gerekli mücadeleyi örgütleyemediğimiz için toplumda giderek kaygı ve kuşku zirve yapmış bulunuyor.
Bugünden sonra bölgesel ve küresel jeopolitiği göz önünde bulundurmaz, Kürdistan jeopolitiğin küresel jeopolitikle olan ilişki ve çelişkisini doğru okumaz ve söz konusu konjonktürün ruhuna uygun mücadele yol ve yöntemleri ile hareket edemezsek silahlı direnişin yeniden tek seçenek olarak gündemleşmesi söz konusu olabilir. Bu durum, filmi yeniden başa sarmak olacağından, ağır siyasal, sosyal ve kültürel kırımların olacağının bilinci ile demokratik siyaset kurumları, üzerlerindeki ataleti bir an önce atmalı, barış ve demokrasi taleplerini ete kemiğe büründürmenin mücadelesine soyunmalıdırlar.