1 Mayıs: Yoksulluk, emek ve hafıza

Cafer TAR yazdı —

  • Kendi tarihini anlamayan ve kendi hikâyesini bir an önce yazmaya başlamayan insanlık, avcının hikâyeleriyle oyalanmaya devam edecek.

İnsanlığın topraktan kopması, fabrikalaşma ve şehir hayatının başlaması hiç kolay olmamıştı. Bu dönemde ortaya çıkan yaşam koşulları inanılmaz ağırdı. Genel olarak o dönem, tarihin en ağır, en yoksul yaşam koşullarının ortaya çıktığı bir dönem olarak kabul edilir. Sanayi devrimi, gereksinim duyduğu insanları topraktan kopararak o zaman hiçbir altyapısı olmayan gecekondu şehirlerine topladı.

O dönemde var olan şehirler, bu ani endüstriyel patlamayı ne nüfus olarak ne de altyapısal olarak kaldırabilecek durumdaydı. İnsanlar, bugün gecekondu olarak tanımladığımız evlerde, bir odada 5 ila 10 kişi bir arada yaşıyordu. Şehir bilinci henüz gelişmemişti ve şehirciliğin gerektirdiği sermaye, belediyelerde olmadığı için kanalizasyon yoktu ve lağım suları öylece sokak ortasında akıyordu. Temiz suya erişim neredeyse imkânsızdı; toplumun yalnızca bazı kesimleri temiz suya ulaşabiliyor, nüfusun geniş kesimleri kolera, tifo gibi hastalıklarla boğuşmak zorunda kalıyordu.

Hamburg Belediyesi, kolektif şehir hafızası yaratabilmek için günümüzde Hamburg’un orta sınıf semtlerinden biri olan Ottensen’de bir sokağın köşesinde bununla ilgili görsellerle de desteklenmiş bir hafıza köşesi oluşturmuş. Okuyunca çok şaşırmıştım; şimdi Hamburg’da çevre ve ekolojik yaşam duyarlılığı en yüksek olan semtlerden birinde, 1890'da büyük bir kolera salgını yaşanmış ve o dönemde söz konusu semtte yaşayan insanların birçoğu, şehir altyapısı yetersiz olduğu ve temiz suya ulaşamadıkları için yaşamlarını yitirmiş.

Bugünün insanı buna inanamıyor ama o dönem insanlar, nispeten daha iyi olan günümüze gelebilmek için büyük bedeller ödedi. Ödenen bu bedeller anlaşılmadan, günümüzde sürdürdüğümüz yaşam da çok anlamlı olmaz. Bugün Londra, Paris, Berlin, Hamburg gibi dünyanın en pahalı, birçok insanın yaşamak için rüyalarını süsleyen mekânları geçmişte “slum” olarak adlandırılıyordu. Bugün ortalama insan “slum”un ne olduğunu bile bilmiyor; hâlbuki bu kavram geçmişte milyonlarca insanın sefaleti, yoksulluğu anlamına geliyordu.

Topraktan koparılan köylüler, yaşamlarını sürdürebilmek için kafileler hâlinde şehirlere geldi; şehirlerin hızla ve yoğun olarak gelen nüfusu kaldıracak ne altyapısı vardı ne de barınma olanakları. Daha fazla kâr etmek için o insanları topraklarından koparan fabrika sahipleri, çalıştırdıkları insanların hiçbir sorununu önemsemedi. Onlar sadece kendi kârlarına odaklanmışken; binlerce yetişkin kadın ve erkek, 18 yaş altı çocuklar, tamamen sağlıksız koşullarda fabrikalarda günde 12 saat sadece karınlarını doyurabilmek için çalışıyorlardı.

Bugün kapitalist modernitenin merkezleri hâline gelmiş olan Paris, Londra, Brüksel, Hamburg gibi şehirlerin etrafı devasa birer gecekondu bölgesine dönüşmüştü. Milyonlarca insan inanılmaz zor koşullarda çalışıp yaşamlarını sürdürmeye çalıştı. İşte hafıza tam da bunun için lazım. Güçlü bir tarih bilinciyle donatılmamış hafıza geleceği kuramaz; özellikle şehir hafızası bu noktada önemli.

Burjuvazi, şehri kendiyle özdeşleştirir; hâlbuki aksine şehir sadece tiyatro, sinema, dans salonu değildir. Muhakkak bunları da içerir; tiyatrosuz, sinemasız, parksız, bahçesiz, hatta dans salonu olmadan şehir olmaz. Günümüzün modern şehirleri, bunların değil, milyonlarca yoksul emekçinin sırtından, onların alın teri üzerinden yükselmiştir. Peki bunlar insanlığın geçmişinde kalan olgular mı? İnsanlık dünyanın her yerinde çocuk işçiliğini geride mi bıraktı? Türkiye, Hindistan, Pakistan’da, hatta Avrupa Birliği içerisinde Romanya, Bulgaristan’da çocuk işçi yok mu? İnsanlar, insan onuruna yaraşır evlerde, temiz su ve onurlu bir yaşam için gerekli olan altyapının olduğu mekânlarda mı yaşıyorlar?

Bütün bu soruları çoğaltabiliriz fakat her defasında bu soruların cevabı, gerçeğin duvarına çarparak insanlığın kolektif vicdanında travma olarak var olmaya devam edecek. Kendi tarihini anlamayan ve kendi hikâyesini bir an önce yazmaya başlamayan insanlık, avcının hikâyeleriyle oyalanmaya devam edecek.

Ekonomik/demokratik mücadele bir sürekliliktir; hakların kazanılması kadar onların korunması ve sürekli genişletilmesi de gerekir. Sermaye ve emeği ile geçinenler arasındaki mücadele bir kerelik değil, emek sermaye çelişkisi emek lehine çözülünceye kadar devam edecek. Bundan dolayı 1 Mayıs asla basit bir bayrama indirgenemez. Her 1 Mayıs’ta insanlar bu günlere nasıl gelindiğini ve önümüzde daha uzun bir yol olduğunu bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.