- Sürecin başlatılma mantığı, dış müdahalelerin devlete yönelimini engellemekten çok; gelişen bölgesel dengelerden Kürtlerin fayda görmesini önleme mantığına dayalıydı.
- Devletin hedefi, Kürt varlığını özgür iradeye dayalı bir özne olarak kabul etmek değil, teslim alınmış, kendisine muhtaç bırakılmış bir Kürt toplumu yaratmaktır.
ŞEMSETTİN ÖZER
Ortadoğu, Enûma Eliş'ten bu yana gözyaşları dinmeyen, yanlış kurulmuş hayret verici bir yok oluşu yaşıyor. Akla yatkın olmasa da bu düzeni kabullenmeye hazır ve onun içinde yaşamaya her zamankinden daha istekli halklar mozaiği; var olan değerler de çöküşün eşiğinde ve sessiz Enûma Eliş’ın gözyaşları karşısındayız. Oysa Ortadoğu’nun yeniden dirilişi için tekçi zihniyetlerin ortadan kalkması, insanlık adına çok daha faydalı olacaktır.
Ehmedê Xanî, "Türk ile Fars çatışırken Kürtlerin kanı dökülüyor" diyor. Çaldıran da tam olarak böyle bir savaştı. Osmanlı İmparatorluğu, kendi varlığını Kürt'ün kanı üzerine genişletirken, Kürtlere çoğu zaman göç, yıkım ve gözyaşı kaldı. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde de Kürtler benzer bir akıbet yaşadı. Bugün de Türk devletinin sürece yaklaşımı, büyük ölçüde böyledir. Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik silahsızlandırma çağrıları yapılırken, geçmişte yaşanan katliamların ve baskıların hafızası hâlâ canlıdır. Bu nedenle Kürtler, gerillanın silah bırakmasının ardından yeni saldırıların ve tasfiye politikalarının kaçınılmaz olacağından endişe ediyor.
Rojava’da ve Türkiye’de dayatılan “entegrasyon” anlayışının temelinde de bu yaklaşım olduğu düşünülüyor. Olası bir Kürt katliamına karşı dünyanın güçlü bir ses çıkarmayacağı yönündeki kaygılar da buradan besleniyor. Nitekim Rojava’da yaşananlar ortadadır. İran, her gün Kürtlere saldırıp idamları sürdürürken dünya devletlerinin sessiz kalması, çıkarları gereğidir. Bunun için hiç bir devletin sözüne güvenilmez. Devletlerin sözleri, norm dışı kandırmanın üzerine kurulmuş mantıktır. Devletlerin Kürtlere yaklaşımı ve özellikle AKP'nin, Özgürlük Hareketi'nin açıklamalarına karış refleksleri bu mantığı taşıyor. Özellikle gerillaya dayatılan silahsızlandırma politikaları ve Özgürlük Hareketi'ne yönelik sürekli “İsrail karşıtlığı” üzerinden kurulan manipülatif dilin amacı da bu siyasi zemini oluşturmaktır.
Erdoğan ve bölgesel dengeler
Erdoğan’ın kankaları birer birer tarihe karışırken, kendisi yenilmez görünüyor. Oysa şimdilik egemen güçler ondan faydalandıkları ve koltuğu sarsılırken bizzat icazeti Donald Trump’tan alması biraz da olsa ömrünü uzattı ama bir gün sıranın kendisine de geleceğinden habersizdir. Biliyoruz ki kim Kürtleri karşısına alırsa ömrü uzun değildir. Trump-Erdoğan ikilisinin Rojava’da Kürtlere karşı politikaları; sanki Rojhilat’ta da Kürtler, Rojava’dan hiç ders çıkarmamış gibi hiçbir garanti almadan kanını dökecek ve rantını dış güçler yiyecek anlayışına dayanıyordu. Oysa Kürtler, eski Kürtler olmadığı gibi, Ortadoğu’da Kürtleri özgürce dikkate almayan hiçbir planın başarı şansı da yoktur.
AKP’nin iktidar mantığı
AKP'nin iktidar sarhoşluğu, bilincini büyük ölçüde köreltti. İç muhalefet, basın, kadın hareketleri ve toplumsal dinamikler baskı altına alınıp zayıflatıldı. Bunun sonucunda iktidar, kendisini dev aynasında görerek bu anlayışı Kürt Özgürlük Hareketi'ne de dayatıyor. Bunu başarırsa kendisini sonsuz ve mutlak egemen ilan edeceğini düşünüyor. Erdoğan’ın temel amacı budur. Türk devleti, Kürt Özgürlük Hareketi'ni gerçekten tanımış olsaydı, soruna yanlış yaklaşan AKP anlayışını frenlemek zorunda kalırdı. Bunu yapamıyor, çünkü tıpkı Adolf Hitler’in iktidara gelişi sürecinde olduğu gibi, AKP de artık norm dışı bir özel harp hareketine dönüştü. Bunun için Kürt tarafı konuştuğunda rahatsız oluyor; buna bağlı olarak İmralı sistemini tam da bir pazarlık konusu yaparak hukuk dışı hareket ediyor. Uzun zamandır görüşme olmaması ve heyetin dışında kimsenin adaya gitmemesi, İmralı notlarının “cımbızlanarak sızdırılması", devletin Kürtlerle barışma niyeti olmadığı pratiği olarak Kürtler tarafından değerlendiriliyor.
Kürtlerin Ortadoğu’daki gelişen dengelerden faydalanmasını engellemek için devletleri ikna etme çabasını sürdürüyor. Son olarak Rojhilat’ta gelişen ve Kürtlerin hedef haline getirilmesi, Türk devletinin Kürt karşıtı yürüttüğü diplomasi ve lobilerden bağımsız değildir.
Çözüm sürecine yaklaşım
Devletin “çözüm süreci”ni başlatma niyetinin, başından itibaren gerçek anlamda demokratik bir Türk–Kürt birliğini hedeflemediği; AKP’ye güvenmeyen birçok kesim tarafından dile getirildi. Buna rağmen Kürt Özgürlük Hareketi, tarihsel olarak çatışmanın sona ermesi ve siyasal çözüm ihtimalinin ortaya çıkması adına barışa her dönem bir fırsat tanıdı; bu süreçte de aynı yaklaşımı benimsedi. Sürecin başlatılma mantığı, dış müdahalelerin devlete yönelimini engellemekten çok; gelişen bölgesel dengelerden Kürtlerin fayda görmesini önleme mantığına dayalı olarak gelişti. Devlet aklının temel yöneliminin farklı olduğu yönünde güçlü veriler bulunuyor. Bu veriler, geçmiş deneyimlere ve tarihsel örneklere göre Türk devletinin Özgürlük Hareketi'ne yaklaşımının yalnızca konjonktürel olduğunu gösteriyor. Devletin hedefi, Kürt varlığını özgür iradeye dayalı bir özne olarak kabul etmek değil, teslim alınmış, kendisine muhtaç bırakılmış bir Kürt toplumu yaratmaktır.
Dolayısıyla çözüm sürecinin başlatılma amacı; Ortadoğu’da değişen dengeler karşısında Kürtlerin bölgesel ve uluslararası alternatif ittifaklar geliştirmesini engellemek, onları başka güç odaklarıyla ilişki kuramaz hale getirmek ve sonuçta “Kürtleri müttefiksiz bırakarak devlete mecbur kılmak” stratejisine dayanmaktadır. Bu yaklaşımın temel mantığı şudur: Kürtlerin siyasal statü, eşit yurttaşlık ve demokratik hak taleplerini kalıcı biçimde çözmek yerine; onları kontrollü bir siyasal alan içinde tutmak, bölgesel yalnızlığa itmek ve Türkiye’nin güvenlik eksenli politikalarına bağımlı hale getirmek. Bu nedenle süreç boyunca şu çelişki sıkça tartışıldı: Bir tarafta barış, müzakere ve demokratik çözüm beklentisi; diğer tarafta ise devletin güvenlikçi reflekslerini koruması, operasyonların sürmesi, demokratikleşme adımlarının kurumsallaşmaması ve Kürt siyasal alanının sürekli baskı altında tutulması. AKP, entegrasyon kavramının içini boşaltarak manipüle ediyor.
Hareket ve sürecin sonuçları
Kürt Özgürlük Hareketi açısından “çözüm süreci”, eşitlik temelinde yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüşemediği için tarihsel bir demokratikleşme fırsatı olmaktan çıkarak; oyalama ve entegrasyon mantığının yanlış zemini üzerine hareket edip hem Kürtlerin Özgürlük Hareketi'ne karşı tepkili hale getirilmesi hem de bu mantık üzerinden Önderliğin itibarsızlaştırılması amacı taşıyor. Dijital korucuların hareket ve yönlendirmeleri Türk devletinin özel savaş aygıtından bağımsız değildir. Dolayısıyla çözüm sürecinin mantığı; Özgürlük Hareketi'ni bir tarafta Kürtler içinde itibarsızlaştırma, diğer tarafta ise bölgesel dengelerden Kürtlerin fayda görmesini engelleme amacı taşıyor.
Norm dışı devlet pratiği
AKP, artık norm dışı bir devlet pratiğine dönüştü. AKP’nin şark kurnazlığına dayalı siyaset anlayışı ve 20 yılı aşkın süredir iktidarını bu strateji üzerine kurmaya çalışan selefi zihniyeti nedeniyle Kürtlere yönelik yaklaşımı derin ve tarihsel bir düşmanlık üretti. Bu sürecin başlatılmasının temel mantığı da Kürtleri bölgede yalnızlaştırmak, silahsızlandırmak ve nihayetinde Şark Islahat Planı mantığını tamamlamaktır. Bu politika, ilk olarak Rojava’ya yönelik müdahalelerle başladı. Norm dışı bir devlet anlayışına dönüşen AKP, tüm Kürt coğrafyasını bu plana tabi tutmak için bölge devletleri ile ortak bir güvenlik ekseni oluşturdu. Kürt coğrafyasını Kürtsüzleştirme fikrinin tarihsel mimarı ise Türk devlet aklıdır. Bu strateji, özellikle Rojava’da belirli ölçülerde uygulandı ve Kürtlerin ittifaksız bırakılması hedeflendi. Biliniyor ki; ittifaksız bırakılan bir Kürt Hareketi, adı ne olursa olsun zamanla yalnızlaşarak kendi içine kapanma ve boğulma riskiyle karşı karşıya kalır. Türk devletinin bunu başarması halinde ise kendisini bölgenin hegemonik gücü haline getirme, Kürtleri tarihsel olarak tasfiye etme hedefi taşıdığı yönünde bir yöntem bulunuyor. Silahsızlanma konusundaki ısrarın temel nedeninin de bu olduğu, devletin Kürtlere olan yaklaşımıdır.
Güvenlikçi dil ve barış
Başından beri AKP’nin kullandığı resmi dil, 1990’lı yılların özel savaş dilini dahi aşan; Özgürlük Hareketi'ne karşı çok katmanlı ve teslimiyet dayatan bir dil oldu. Oysa barışa niyetli bir devletin, Kürtleri siyasal bir özne olarak kabul etmek istemesi halinde, öncelikle kullandığı dili değiştirmesi gerekirdi. Bu nedenle norm dışına dönüşen AKP’nin temel amacının barış değil, konjonktürel çıkarlar doğrultusunda zamana oynamak olduğu yönünde ciddi eleştiriler vardır. Bu yaklaşımın mantığının ise selefi ve güvenlikçi bir karakter taşıdığı ifade ediliyor. AKP, 100 yıldır hukuk dışı yöntemlerle hareket eden devlet geleneğinin devamı olarak değerlendiriliyor. Barış sürecine yaklaşımı da bu çerçevede eleştiriliyor. Kürt Halk Önderi, Kürtler adına konuşabilir, ancak statü sahibi, kurumsal ve siyasal bir özne olarak değil, yalnızca bireysel düzeyde konuşmasına izin verilen bir aktör olarak görülüyor. Böyle bir yaklaşım, çözümü sürekli yokuşa sürüklüyor.
Dolmabahçe sonrası süreç
Nitekim Dolmabahçe Mutabakatı sürecinde dengeler, AKP lehine değiştiğinde Erdoğan, kamuoyu önünde “Benim bu anlaşmadan haberim yok” diyerek masayı devirdi. Sonrasında ise Rojava’ya yönelik müdahaleler ve devlet tarihinin en sert güvenlikçi saldırı politikalarından biri devreye sokuldu.