• Bugünkü tablo, doğrudan bir dünya savaşından çok, bölgesel bir savaş hazırlığına işaret ediyor, aynı zamanda mezhepsel ve toplumsal ayrılıkları derinleştirme riski de taşıyor.

MİHRAC URAL

Bugün dünyada doğrudan bir III. Dünya Savaşı'nın başlaması kolay değildir. Böyle bir çatışma yalnızca askeri sonuçlar doğurmaz; ekonomik, siyasal ve diplomatik dengeleri de kökten değiştirir. Bu nedenle büyük güçler, çoğu zaman doğrudan küresel bir savaşa girmek yerine, bölgesel çatışmalar üzerinden güç dengelerini yeniden şekillendirmeye çalışır.

Bu yaklaşım, son yıllardaki savaş politikalarında açık biçimde görülüyor. Uzun süreli işgaller yerine, sınırlı operasyonlar, hava saldırıları ve bölgesel müttefikler üzerinden yürütülen mücadeleler tercih ediliyor. İran’a yönelik süreçte de başlangıçta hızlı sonuç alınabileceği düşünüldü, ancak İran’ın beklenenden güçlü bir direnç göstermesi hesapların yeniden yapılmasına neden oldu.

Bugün ortaya çıkan tablo, doğrudan bir dünya savaşından çok, bölgesel bir savaş hazırlığına işaret ediyor. Tarih göstermektedir ki; bölgesel çatışmalar zamanla büyük güçleri içine çekerek daha geniş krizlere dönüşebilir.

Savaş sürecinin üç aşaması

İran ile savaş süreci, üç aşamalı olarak değerlendirilebilir;

* İsrail’in saldırıları ve ardından ABD’nin operasyonlarıyla başlayan süreç, başlangıçta sınırlı bir askeri harekât görüntüsü verdi.

* İran, saldırılara karşılık verip bölgedeki Amerikan unsurlarını hedef alan hamlelerde bulundu. Böylece çatışma, yalnızca İran sınırları içinde kalan bir mücadele olmaktan çıkıp bölgesel güç mücadelesine dönüştü.

* Diplomatik girişimler ile askeri hazırlıklar birlikte sürüyor. Hava gücü savaşın belirleyici unsuru olmaya devam ederken, kara savaşına girilmemesi dikkat çekiyor. ABD’nin kendi kayıplarını sınırlamak amacıyla bölgedeki ortaklarına daha fazla sorumluluk yüklediği görülüyor.

Savaşın genişleyen cephesi

İran, bölgedeki etkili unsurları aracılığıyla karşılık verirken; ABD ve müttefikleri İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırmaya çalışıyor. Irak, Lübnan ve Yemen gibi alanlar, bu mücadelenin önemli merkezleri hâline geldi. Özellikle Yemen’de Husilerin Babülmendep Boğazı üzerindeki etkisi, savaşın yalnızca kara sınırlarıyla sınırlı kalmadığını, küresel deniz ticaretini de etkileyebileceğini gösteriyor.

Mısır ve savaşın yayılma riski

Bölgesel savaşın büyümesi açısından Mısır’ın konumu da önemlidir. Kahire yönetimi, doğrudan çatışmaya girmemeye çalışırken, kendi güvenlik çıkarlarını korumaya yönelik adımlar atıyor. Savaşın genişlemesi hâlinde yalnızca askeri değil, ekonomik, enerji ve ticaret dengeleri açısından da ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle bölgedeki her yeni gelişme, daha büyük bir kriz ihtimalini beraberinde taşıyor. Dimyat limanında konumlanan Amerikan ticaret gemilerinin vurulması bu açıdan ciddidir. Şüpheler, Mısır’ın da savaşa katılmasını isteyen güçlerce yapıldığı yönünde.

Dikkat edilmesi gereken Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın “Mekke Ortak Savunma Antlaşması”, bölgede olası bir savaşın temel hedefleri anlamına geliyor. Bu anlaşma, bölge savaşının nasıl mezhepsel bir savaşa dönüştürüleceğini açıkça gösteriyor. 'Mekke İttifakı'nın henüz programı kaleme alınmadı. Hedefleri belirsiz olan bu antlaşmanın nereye varacağı belli değildir. Pratik anlamı olmayan bu yapının, siyasi bir mesaj oluşturduğunu belirtmek gereklidir. Bu yanıyla koftu. Bölge barışına katkısı da yoktur.

14 Ülkelik Deniz Birliği

Babülmendep Boğazı’nın güvenliği amacıyla 18 Aralık 2023’te Refah Muhafızı Operasyonu kapsamında çok uluslu bir deniz gücü oluşturuldu. Kamuoyunda “14 Ülkelik Deniz Birliği” olarak anılan bu yapı, Kızıldeniz’de ticaret yollarını ve uluslararası deniz ulaşımını korumayı amaçlıyor. Bunun hedefinde Husiler yatıyor. Savaş, böylece bölgesel bir mahiyet kazanmış olacaktır.

Bölgede yaşanan gelişmelerin uzun vadeli stratejik planlarla bağlantılı olduğunu savunanlar, Netanyahu’nun “Uluslararasında Bir Yer” ve Pete Hegseth’in “Amerikan Haçlı Seferi: Özgür Kalma Mücadelemiz” adlı eserlerini, bu anlayışın örnekleri olarak gösteriyor.

Kazananı olmayan bir savaş

Ortadoğu’daki gelişmeler, savaşın giderek daha fazla bölgesel bir karakter kazandığını gösteriyor, ancak bu süreç aynı zamanda mezhepsel ve toplumsal ayrılıkları derinleştirme riski taşıyor. Trump, son açıklamalarında ekonomik baskı yapacağını belirtti. 24 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla bu baskının başlatılacağını ilan etti. Dünyada böylesi bir baskının olmadığını ima ederek, İran’ı kuşatacağını ve onunla kim bir ilişkiye girerse ona karşı da yaptırımları olacağını ilan etti. İran ise bu açıklamaları ciddiye almadığını gösteren tutumlar geliştirdi ve savaşa hazır olduğunu ilan etti. Baştan beri söyleyip duruyoruz; bu savaş Pirus zaferine dönecektir, diye. Tekrarla bunu dile getireceğim; bu savaş er ya da geç bitecek, kimse kazanmadan aldığı ağır yıkımları onarmaya çalışılacaktır. Sonuçta kimse başarmış olmayacaktır. Pirus zaferi bu açıdan yeterli bir tanımlamadır.

İnsani bedel ve teknolojik dönüşüm

Homeros’un Odysseus hikâyesi, savaşların yalnızca askeri sonuçlarını değil, insan ruhunda bıraktığı izleri de anlatır. “Savaşı kazandık ama insanlığımızı yitirdik” sözü, savaşların en büyük çelişkisini ifade eder. Askeri zafer, tek başına gerçek bir başarı değildir. Asıl mesele, savaş sonrasında insanlığın, ahlaki değerlerin ve barış umudunun korunabilmesidir.

Günümüzde yapay zeka ve ileri teknolojiler savaşların karakterini değiştiriyor. Artık üstünlük, yalnızca asker sayısı ve silah gücüyle değil, veri, yapay zekâ ve teknolojik kapasiteyle de belirleniyor. Bu gelişmeler operasyonların etkinliğini artırırken, savaşların daha yıkıcı hâle gelmesi konusunda yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Bugün asıl mesele, yalnızca askeri üstünlük mücadelesi değildir. En büyük görev, insanlığı, toplumsal barışı ve geleceği koruyacak bir yol bulmaktır. Bazı savaşlarda kazanan taraf bile sonunda en değerli şeyi, insanlığını kaybedebilir. Bu açıdan barışı savunmak, her şeyden daha önemlidir. Bu savaş gereksiz bir savaştır, insanlıkla ilgili değildir, Pirus zaferinden başka bir şey değildir. İnsan olmanın gereği olarak barışı savunmalıyız. Barış için güçlerimizi toplamalı ve savaşa karşı tutum belirlememiz gereklidir.