Depremin yaralarını adalet sarar

Dosya Haberleri —

6 Şubat Depremi

6 Şubat Depremi

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi Psikiyatrist Dr. Arzu Erkan ile depremzedelerin psikolojisi ve neler yapılması gerektiği üzerine konuştuk...

  • Geride kalanlar bir tür suçluluk psikolojisi yaşıyor. Bu durum sorumluluk hisseden, vicdani etik değerleri olan, ötekini önemseyen, diğerleriyle sağlıklı bağlar kurma peşinde olan ve insani vasıfları olan kişilerin doğal bir tepkisidir. Ancak suç, sahibine iade edilmeli. O suçluluğu sorumluluk duygusuna çevirmeli.
  • İnsan eliyle travmalarda, ihmallerde adaletin gerçekleşmesi insan için en sağaltıcı unsurlardan biridir. Travma yaralarının uzun dönemde sarılabilmesinin yolu en çok adaletten geçiyor. Adalet, saygı ve ihtiyacını gözetme olmadığında insan çok yaralanıyor, iyileşmesi güçleşiyor.
  • Bir çocuğu ziyaret edip sonra onu terk etmemek, vaatleri yerine getirmek gerekiyor. Enkazdan çıktı, kurtuldu diye bir şey yok. Bir başka mücadele bekliyor bizleri. Orada tamamen tarumar olan yerin inşası ya da depremden etkilenenlerin başka yerlerde konumlandırılması ve ona uygun bir sosyal çevrenin kurulması gerekir.

MİHEME PORGEBOL

Maraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen iki büyük deprem Akdeniz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini etkiledi. Sadece Türkiye sınırlarında depremden doğrudan etkilenen insanların sayısı 14 milyon civarında. Resmi rakamlara göre Türkiye ve Suriye’de 30 bine yakın insan yaşamını yitirirken, depremzedeler ve afet sonrası bölgeye gidenler ise sayının çok daha fazla olduğunu söylüyor. On binlerce bina hasar gördü, yüzbinlerce insan yaralandı, yüzlerce çocuk kayboldu. Evinden barkından olan insanlar güvende hissettikleri yerlere doğru yollara düşerken dünyanın her köşesinden binlerce insan da afet bölgesine koşup, yaraları sarmaya çalışıyor. Kısacası hiç kimse iyi değil. Peki, iyileşebilecek miyiz? Bir yandan yaraları sarar ve dayanışırken bir yandan yıkımın, kayıpların büyük acısıyla, ihmallerin yarattığı öfkeyle iyileşmek nasıl mümkün olacak? İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi Psikiyatrist Dr. Arzu Erkan iyileşmeyi sağlayacak en etkili yolun örgütlenmek ve dayanışma halini sürdürmek olduğunu söylüyor.

İnsan eliyle katliam

Yaşanan afetin her ne kadar bir doğa olayı olsa da önlemi alınsaydı yıkıcı etkilerinin çok daha az olabileceğini vurgulayan Dr. Arzu Erkan, toplum olarak şu anda olağanüstü olaylara olağan tepkiler verdiğimizi söyledi. “Çok acı günler yaşıyoruz. Kayıplarımız için üzgünüm, dayanma gücü ve şifa dilerim. Deprem ülkenin bir gerçeği, depremle uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor” diyen Erkan, “Maalesef ülkemizde güvenilir olmayan yapıların varlığı söz konusu. Yeni yapılan binaların da yıkıldığını görüyoruz. Enkaz görüntülerinden kolonların içine strafor konulduğunu öğreniyoruz. Bu artık sadece bir afet değil, insan eliyle yaratılan bir travmadır da” ifadelerini kullandı.

Suç sahibine iade edilmeli

“Deprem bölgesinde olup bizzat etkilenenler, sağ kurtulan ama yakınları enkaz altında kalan; yakınlarını kurtarmaya, onları hastanelere yetiştirmeye ya da cenazelerini defnetmeye çalışanlar yanı sıra deprem sonrasında yardıma gidenler ile uzakta olup elinden hiçbir şey gelmediğini düşünerek etkilenenler, daha önceki depremlerin travmatik etkilerini yaşayanlar var” diyerek herkesin bir şekilde depremden etkilendiğine değinen Erkan, deprem bölgesi dışındaki insanların da yemek yemek, uyumak ve ısınmak gibi temel gereksinimlerinde dahi suçluluk duymaya başladığını ifade etti. Bunun ‘ikincil travmatizasyon’ olduğunu vurgulayan Arzu Erkan, “Geride kalanlar bir tür suçluluk psikolojisi yaşıyor. Bu durum sorumluluk hisseden, vicdani etik değerleri olan, ötekini önemseyen, diğerleriyle sağlıklı bağlar kurma peşinde olan ve insani vasıfları olan kişilerin doğal bir tepkisidir. Zaten biraz da bu tepkiler sayesinde birbirimizi umursuyoruz. Toplumda da ‘sen de böyle yapmasaydın’ gibi bir mağdur suçlayıcılık var. Suç, sahibine iade edilmeli. O suçluluğu sorumluluk duygusuna çevirip, şu an hepimizin yapmaya çalıştığı gibi harekete geçirmek gerek” diyerek dayanışmanın iyileştirici gücüne işaret etti.

Depremlerin travmatik izleri

Tüm bunların aslında organizasyon ve afet öncesi hazırlıkların yetersizliğiyle ilişkili olduğunu belirten Erkan, bunun yanında insanların ruhsal açıdan stabil olmamalarını da bir başka gerekçe olarak ekledi. Gölcük, Elazığ ve İzmir depremlerini atlatmış insanların hala travmatik etkilerini taşıyan insanlar olduğunu ve dolaşıma sokulan görüntülerin o insanları tekrar tekrar travmatize ettiğini söyledi. Görüntülerin neden dikkatle dolaşıma sokulması gerektiğini “Aslında bu sansür değil, çünkü olayın bütün detaylarına vakıf olmaya kalkıp o görüntüleri çok ayrıntılı bir şekilde izlediğimizde kendimize ve diğerlerine destek olma kapasitemiz zayıflıyor. Biz de göçük altında kalmış gibi oluyoruz. Öyle bir durumda gerçekten göçük altında kalanlara kim yardım edecek?” ifadeleriyle açıklayan Erkan, afet vb. durumlarda psikolojik ilk yardımın önemine vurgu yaptı. Bu nedenle psikiyatrist, psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarının sahada aktif bir şekilde rol almasının çok önemli olduğunu söyleyen Dr. Arzu Erkan, “Koruyucu ruh sağlığı önlemleri olarak biz şu anda sosyal medyada paylaşılan görüntü ve içeriklerin hem basın yasasına hem de evrensel etik ilkelere uygun olması gerektiğini vurguluyoruz” dedi.

Dezavantajlı kılınanlara özen göstermeli

Neler yapmamak gerektiği konusunda da değerlendirmelerde bulunan Erkan, şunları söyledi: “İnsanları zorlamak, sınırlarını aşmak, asılsız güven vermek, bir şeyleri dikte etmek, yanlış hissettirmek ve suçlu hissettirmek belki istemeyerek olsa bile sık yapılan şeyler. Bu yanlışlar çoğunlukla iki sebepten ötürü yapılır. Ya insanların bu tür krizlere müdahale etmekteki yetersizlikleri ya da cezalandırıcı ve talepkâr özellikleri yüksek bir kültürde yetişmemiz. Karşıdakini kolaylıkla suçlayan ya da kendi yetersizliğini karşıdakine yansıtan bir kültürle yetişiyoruz. Oysa böyle zamanlarda insanların acımasızca yargılanmamaya, eleştirilirken makul bir eleştiriye ihtiyacı var ama depremden etkilenen kişilerin tamamının neredeyse şu anda şok aşamasında olduğunu da unutmamak lazım. Öfkelerini anlamak lazım. Son derece haklı bir öfke içindeler. Çok sayıda yardım götürüldü o bölgeye fakat ulaşımında ciddi sıkıntılar var. Özellikle kadınlar ya da LGBTİ+’lar, engelliler, yaşlılar ve bedensel hastalığı olanların belli yardımlara ulaşmakta güçlükler yaşadığı sahadan bildiriliyor. Şunu biliyoruz ki travmatik yaşantılara herkesin ruhsal ve bedensel yanıtı aynı olmuyor. Bazı insanlar daha soğukkanlılıkla karşılıyorlar, bazıları ise dağılabiliyorlar. Kaygı, panikleme, kopmalar yaşanabiliyor. Disosiasyon dediğimiz tablo gelişebilir; kişi hiçbir şey yokmuş, üzülmemiş gibi davranabilir, gülebilir, olayın vahameti ile bağdaşmayan tepkiler gösterebilir. O nedenle bireysel ve kültürel farklılıklara, azınlıkların özelliklerine duyarlı olmak, kırılgan gruplara karşı duyarlı ve kapsayıcı olmak çok önemli. Dolayısıyla toplumun tüm kesimlerini eşitlemek, eşit muamele etmek ve hepsi için kendine has müdahale etmek gerekir. Dediğim gibi deprem tecrübesi yüksek bir toplumuz. Pek çok kurumun, TTB, Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve pek çok meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının hazırlık ve donanımı yüksek. Fakat bunların entegrasyonunda bir sıkıntı var. Ülke yöneticilerinin bu bellekten yararlanması, işbirliği içinde eylem planlaması gerekir.”

Takım tutar gibi dernek tutmak

Yaşanan afet azımsanmayacak büyüklükte olduğu için beraberinde getirdiği aksaklıkların da aynı oranda büyük olacağını söyleyen İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim görevlisi Dr. Arzu Erkan, “Yaşadığımız bu büyük afet hepimizin reflekslerini, harekete geçme duyarlılığını, doğru hızda hamlelerde bulunma becerisini etkiledi. Bunu yadsıyamayız ama son yıllarda gördüğümüz kutuplaşma ikliminin bu depremde de hâkim olduğunu gözlüyoruz. Takım tutar gibi yardımlaşma derneği tutmak, birbirini kötülemek, yapılan işi değersizleştirmek, kurum fanatikliği gibi tutumlar görüyoruz. Siyasi otorite de şiddet dilini benimsemiş durumda. Toplumun geri kalanı da bunu model alıyor. Bu olumsuz söylem ve tutumları hükümet kanadından olduğu kadar muhalefet kanadından grupların veya bireylerin davranışlarında da görebiliyoruz. Bunun sakıncalarını pandemide de hep vurguladık. O zaman da türlü sebeplerden bir sağlık politikasını ya da bir kararı eleştirdiğiniz için hemen tehdit mesajları alabiliyordunuz. Ne yazık ki siyasetin insan sağlığı ve onurunun önüne geçtiğine tanık oluyoruz. Bir korku iklimi hâkim. İnsanlar doğruları söylemekten, taleplerini dile getirmekten ürküyor. Oysa başta elimi kalem tutanlar, bilim insanları, saha deneyimi olanlar tüm ülkenin ve insanlığın iyiliği için doğruları söylemekle mükellef. Bu hepimizin, aynı topraklarda yaşadığımız, aynı göçüklerin altında kaldığımız iktidar üyelerinin de iyiliğine. Doğruları söylerken ve eleştirilerde bulunurken, şu an hâlihazırda deprem bölgesinde arama kurtarma ve ilkyardım çalışmalarının sürdüğünü hatırlamalı, yardım götüren kurumlara olan güveni zedelemenin depremden etkilenenlere daha çok zarar vereceği unutulmamalı. Bazı eleştiri ve yorumların daha sonra yapılması da mümkün.''

Kamuoyu oluşturmalıyız

Dr. Arzu Erkan, sözlerine şöyle devam etti: "Afetlerin etkileri ile mücadelede siyasi otorite ve kurumlara görev düştüğü kadar afetlerde ne yapması gerektiğini sivil insanların da biliyor olması gerekiyor. Birbirimize can havliyle hala neyi nasıl paylaşmalıyız, yardımı nasıl almalıyız gibi şeyler öğretmeye çalışıyoruz. İlkokul değil kreşlerden itibaren bunların eğitimleri de verilmeli, tatbikat da yapılmalı. Bir siren tatbikatında ‘hadi bakalım çök, kapan’la olacak bir şey değil. Bunu çok acı bir biçimde gördük. Bunları unutmamalı, bireysel donanımımızı artırırken, siyasi otorite, yasa koyucu, uygulayıcı ve tüm kurum/kuruluşları eyleme geçmeye teşvik etmeli, güçlü bir kamuoyu oluşturmalıyız."

İyileşmek için adalet şart

Adaletin önemine vurgu yapan Erkan, "Hele de insan eliyle travmalarda, ihmallerde adaletin gerçekleşmesi insan için en sağaltıcı unsurlardan biridir. Travma yaralarının uzun dönemde sarılabilmesinin yolu en çok adaletten geçiyor. Bu yalnızca binaları inşa eden, onlara izin veren kurum ve kişilerle ilgili bir şey değil. Burada bir ağ söz konusu. O binalara izin veren yerel yönetimlerden, kalitesiz mal satan esnafa, deniz kumu taşıyan kamyoncusuna, işçisine kadar herkesin ‘bir dakika, burada ne oluyor! Bunu yapmamalıyız’ demesi gerekirdi. Dolayısıyla bütün sorumluların yargılanması ve emsal teşkil eden sonuçların toplumu dönüştürecek nitelikte lanse edilmesi gerek. Bunların tekrarının olmayacağının temini insanın iyileşmesi için bir alan açıyor. Bakın orada insanlar kefensiz gömülüyor. İnsanların kefen ihtiyacını duyururken ne kadar zorlandığını hepimiz gördük. İnsanlar cenazelerini arzu ettikleri gibi gömebilmeliler. İnsanlar istiyorsa göçük altındaki yakınını cansız bedenine kavuşana değin bekleyebilmeli, onu oradan güç uygulayarak uzaklaştıramazsınız. Orada yakını yatıyor, eğer bir güvenlik sorunu yoksa beklemek onun hakkıdır. Bu bile en temel haklarına erişememek demek. Adalet, saygı ve ihtiyacını gözetme olmadığında insan çok yaralanıyor, iyileşmesi güçleşiyor” dedi.

Önleyici tedavi

Dr. Erkan yaşananların etkisini uzun yıllar taşıyacağımızı da hatırlatarak; “Gölcük, Marmara, Elazığ, İzmir depreminin etkileri geçti mi? O depremde kurtarılanların, sağ kalanların bir kısmı bu depremde yine hastalandılar. Panik atakları ortaya çıktı. Dışarı çıkamıyorlar, yatağa giremiyorlar, ışık açık uyuyorlar, banyo yapamıyorlar, giysileriyle yatıyorlar. Aynı depremi yaşamışçasına bedenleri ve ruhları etkileniyor” dedikten sonra yaşananların etkisini hızlı atlatabilmenin en etkili yolunun tıptaki “zarar verme!” ilkesine uymak olduğunu belirti. Öncelikle zararları ortadan kaldırıp kendimizin ve ötekinin güvenliğini önemseyebilirsek bu yaraları sağaltmamızın daha kolay olabileceğini ekledi ve “Önce güvenlik, temel ihtiyaçların karşılanması, sosyal destek... Bu aslında önleyici bir tedavi” dedi.

***

 

İyileştirme hızla başlamalı

İçinde yaşadığımız zor süreci toplum olarak en az zararla atlatmak için neler yapmamız gerektiğine dair açıklamalarda bulunan Dr. Arzu Erkan “Bunları atlatabilmek için neler yapmamız gerektiğine dair çok şey söylenebilir: Şefkat, anlayış, saygı ve sabır önemli. Bunlar zaten her zaman hepimiz için gerekli. Özür dilemek, geri adım atabilmek, hatasını düzeltebilmek, yanlış bilgiyi yaymamak önemli sorumluluklar. Birbirimizle iletişimimizde anlayışlı, şefkatli ve yatıştırıcı olmak, bağ kurmak, sosyal destek vermek, gizlilik ve mahremiyete önem vermek, detayları sosyal medyada paylaşmamak, yaşananları romantize etmemek, fotoğraflara şiir ve yazılar ekleyip edebiyat yapmaya çalışmamak, yaptığı yardımı sürdürülebilir kılmak, umut verip yarı yolda bırakmamak; sürdürücü ve tutarlı olmak çok önemli. Bir çocuğu ziyaret edip sonra onu terk etmemek, vaatleri yerine getirmek gerekiyor. Enkazdan çıktı, kurtuldu diye bir şey yok. Bir başka mücadele bekliyor bizleri. Orada tamamen tarumar olan yerin inşası ya da depremden etkilenenlerin başka yerlerde konumlandırılması ve ona uygun bir sosyal çevrenin kurulması gerekir. Daha o çocuklar okula gidecek, insanlar iş bulacak. Toplumun diğer kesimleriyle kaynaştırılmaları ve fırsat eşitliğinin sağlanması çok önemli. Onları konfor alanında tutmaktan bahsetmiyorum, dengeyi kurmanın öneminden bahsediyorum. Eşitlemek için diğer öğrencileri eğitim hayatından koparmak sağlıklı bir bakış açısı değil. Herkesi izole edip, olağan işleyişi bozmak başta depremden sağ kalanlara sonra da sağlıklı işleyişi yürütme görevi baskın olan toplumun diğer kesimine zarar verir.”

***

Sağlıkçılar her anlamda tükeniyor

Dr. Arzu Erkan, şu hususlara da dikkat çekti: “Deprem bölgesinde kendisi de depremden türlü şekillerde etkilenen hekimler ve sağlık personelleri aktif görev yapıyor. Resmi olarak da görevliler. Bu kişiler de oraya gönüllü giden sağlıkçılar da tükenmiş durumda. İzin ve rapor hakları tanınsa dahi, çalışmakta olanlar var. Tanıklıklarından ve çalışma koşullarından dolayı tükenme riski ile karşı karşıyalar. Bu yüzden o kişilerin sık sık dinlendirilmesi ve yerlerine birilerinin görevlendirilmesi, nöbet usulü çalışmaları gerekir. Bazıları ilk dönemlerde hayatta kalmanın ya da elinden bir şey gelmemesinin suçluluk hissi ya da bu tür afetlerde sık görülen 'kahramanlık psikolojisi'yle orada tanık olduğu acılara derman olma çabasıyla, görev almayı bırakamayabiliyor. Yerlerine aynı işleri yapabilecek kalifiye kişiler olmadığı için çalışmayı bırakamayan sağlıkçılar da var. Bu yüzden o kişilerin yerine görevlendirme yapılarak kendilerinin ve ailelerinin hem güvenli yerlere yerleştirilmeleri hem de aile bütünlüklerinin ve rehabilitasyonlarının sağlanması gerekir. Kişiler ‘o kadar can veren var benim ruhsal etkilenmemin ne önemi var?’ diye düşünebilir, o nedenle sahada görev alanların rehabilitasyon süreçlerine meslek odaları ve sağlık otoritelerinin destek olması gerekiyor. Bu konuda TPD’nin ilk yardım rehberine sıklıkla başvurulması gerekiyor. İnsanlar TTB, TPD gibi derneklerin web sitelerinden sağlıklı ve doğru bilgiyi alabilirler. Kendilerine yardım kılavuzları oralardan yayımlanıyor. Bu herkes için bir öneri. Doğru bilgi ve dayanışma yaşatır."

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.