Öfkeden Örgütlenmeye-2-
- Öfkeyi ateşleyen kıvılcımlar küçük: bir bilet zammı, kesilen su, çürüyen okul binası. Hepsinin altında elli yıllık bir model, çözülen bir hegemonya ve dili elinden alınmış bir kuşak yatıyor. Dosyanın ikinci bölümünde sistem krizini ve dalgalar üzerine soldan ve sağdan yürütülen tartışmayı ele alıyorum.
SİNAN CUDİ
Bilançodan çıkan en çarpıcı ipucu tetikleyicilerin niteliğinde saklı. Öfke, devletin en temel işlevinden, yani gündelik hayatı sürdürülebilir kılmaktan çekildiği yerde patlıyor: okulda, suda, elektrikte, otobüs biletinde, ekmekte. Aynı devlet güvenlik, gözetim ve savaş kapasitesini ise büyütüyor. Krizi buradan okumayı öneriyorum: Devlet toplumu taşımayı bırakıyor ama yönetmekte ısrar ediyor.
Önder Abdullah Öcalan bu ayrımın kökünü Demokratik Uygarlık Manifestosu'nun ikinci cildinde bir bölüm başlığına taşır: "Kapitalizm Ekonomi Değil İktidardır." Hiçbir ekonomik biçim kapitalizm kadar iktidar zırhına ihtiyaç duymamıştır; Manifesto bu yüzden "kapitalizmin iktidarsız oluşamayacağını" vurgular. Bir bilet zammına karşı başlayan eylem birkaç gün içinde hükümete, oradan devlete yöneliyorsa, bunu aşırı tepki diye okumak yanlış olur. Ekonomik kararın zaten bir iktidar kararı olduğu seziliyor.
Elli yıllık model
Bugünkü öfkenin maddi zemini 1970'lerde atıldı. Savaş sonrasında Batı'da kurulan refah devleti düzeni, 1971'de ABD'nin doların altına bağlılığını sona erdirmesi, petrol şokları ve enflasyonla durgunluğun aynı anda yaşandığı "stagflasyon" yıllarında çözüldü. Sermayenin yanıtı sonradan neoliberalizm adını alan modeldi. İlk laboratuvarı 1973 darbesinden sonra Augusto Pinochet'nin Şili'si oldu; ardından 1979'da İngiltere'de Margaret Thatcher, 1980'de ABD'de Ronald Reagan geldi. 1982'de patlayan Üçüncü Dünya borç krizi, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın "yapısal uyum programları" aracılığıyla modeli Latin Amerika'dan Afrika'ya ve Asya'ya taşıdı. 1989'da "Washington Uzlaşısı" adını alan reçete kısaydı: mali disiplin, kamu harcamalarının kısılması, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, özelleştirme ve kuralsızlaştırma. Model, büyümeyi üretim üzerinden değil, borç ve finans üzerinden ayakta tuttu.
Bu modelin toplumsal yaşama getirdikleri dalgaların tetikleyicileriyle birebir örtüşüyor. Su, enerji, ulaşım, eğitim ve sağlık kâr alanına dönüştü; Cochabamba'nın suyu ve Bolivya'nın gazı bunun ilk faturalarıydı. Kalıcı ve sendikalı işlerin yerini geçici ve sözleşmeli işler aldı; İngiliz iktisatçı Guy Standing bu yeni kesime "güvencesiz" (precarious) ile "proletarya" sözcüklerini birleştirerek "prekarya" adını verdi. Ücretler durunca tüketim krediyle sürdürüldü; konut, öğrenim ve kredi kartı borcu hane halklarının olağan durumu oldu. Kentler rant alanına dönüştü; Marksist coğrafyacı David Harvey'in "mülksüzleştirerek birikim" dediği süreçle parklar, kıyılar ve mahalleler sermayeye açıldı. Gezi'nin parkı ile Arnavutluk kıyılarına planlanan lüks tatil köyü aynı sürecin halkaları.
Model, yalnızca bir ekonomi politikası değildi; bir ahlak ve bir insan tipi de ilkeleştirdi. Thatcher'ın "Alternatif yoktur" sözü bir dönemin sloganı, "Toplum diye bir şey yoktur, yalnızca bireyler ve aileler vardır" cümlesi ise felsefesi oldu. Yoksulluk ve işsizlik kişisel başarısızlık sayıldı, piyasa her değerin hakemi oldu. Birey eğitimini, sağlığını ve geleceğini bir yatırım olarak yönetmeye zorlandı; İtalyan sosyolog Maurizio Lazzarato'nun gösterdiği gibi borç, geleceği önceden ipotek altına alan ve itaati dayatan ahlaki bir ilişkiye dönüştü.
2008 bu modelin kırılma anıydı. Bankalar devlet bütçelerinden kurtarıldı, bedel kemer sıkmayla topluma ödetildi; kârlar özelleştirilmiş, zararlar toplumsallaştırılmıştı. Önder Apo, finans çağını bir güç gösterisi olarak değil, tükeniş olarak okur: "Görünüşte kapitalizmin en güçlü çağı olan finans kapital çağı tüm özellikleriyle çöküşü ifade etmekte, sistemin sürdürülme potansiyelini tükettiğini göstermektedir" (DUM II, s. 261). Ve bu düzenin nasıl mümkün olduğunu açıklar: "Toplum düşürülüp dağıtılmadan, bu kadar sanal yolla, yani hiçbir üretim aracına el değdirmeden paradan para kazanma gerçekleştirilemezdi" (DUM III, s. 92). Arjantin'in sabit kuru, Yunanistan'ın kurtarma paketi, Şili'nin otuz yılı, Sri Lanka'nın borcu ve Fransa'nın 54 milyar avroluk tasarrufu aynı faturanın farklı sayfaları.
Rıza tükeniyor, zor büyüyor
Antonio Gramsci, egemenliğin zor ve rıza üzerinde durduğunu söyler. Bir yönetici sınıf rıza üretebildiği ölçüde hegemoniktir; üretemediğinde yalnızca zora yaslanır. Onun bilinen tespiti bugünü anlatıyor: Eski ölüyor, yeni doğamıyor ve bu fetret döneminde türlü hastalıklı belirtiler ortaya çıkıyor. Partiler boşaldı, merkez siyaset eriyor. Zorun büyümesi ise Hong Kong'un Ulusal Güvenlik Yasası'nda, Irak'ın yüzlerce ölüsünde, Fransa'nın binlerce gözaltısında görülüyor.
Önder Apo krizin kaynağını açıkça adlandırır: "Modernitenin günümüz sorunlarına çözüm üretememesi, esas aldığı ulus-devlet sistemi nedeniyledir" (DUM II, s. 221). Özgürlük Sosyolojisi'nde devletin topluma nüfuzunu dalgaların teşhisiyle örtüşen bir dille anlatır: İktidar ve devlet aygıtları toplumun "en ince gözeneklerine kadar" sızmış, onu "en temel ihtiyaçları için politik tartışma yapamaz ve karar (demokratik siyaset) oluşturamaz" duruma düşürmüştür (DUM III, s. 92). Meclisler, plenumlar ve cabildolar tam bu kaybedilen yeteneği geri alma denemeleri olarak okunabilir.
Aynı çözülme dünya ölçeğinde de yaşanıyor. İtalyan iktisatçı Giovanni Arrighi, kapitalist dünya-sisteminin her hegemonik döngüsünün üretimin genişlemesiyle başlayıp finansallaşmayla bittiğini gösterir. ABD hegemonyası bugün çözülüyor; yerine yeni bir düzen değil, büyük güçlerin bölge bölge nüfuz alanı kurduğu bir parçalanma geliyor. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu bunu iki cümleyle özetler: "Ulus-devletler Amerika'dan tut Avrupa'ya kadar çözülmektedir. Yeni Sağın yükselişi bu sistemin çözüldüğünü gösteriyor." Bu okumada aşırı sağ krizin çözümü değil, belirtisi.
Öfke var, dil yok
Anlam derken, insanların acısını bir hikâyeye bağlayan çerçeveyi kastediyorum: Bu neden başıma geliyor, kim sorumlu, yerine ne kurulmalı, nasıl başarılmalı? 20. yüzyılda bu soruların hazır yanıtları vardı. Sınıf ve sosyalizm, ulusal kurtuluş ve kalkınma, milyonların öfkesini bir yöne, bir örgüte, bir geleceğe bağlıyordu. Bu anlatılar 1970'lerden itibaren birer birer çözüldü. Fransız filozof Jean-François Lyotard 1979'da çağın ruhunu "büyük anlatılara karşı inançsızlık" diye tanımladı. Reel sosyalizm çöktü, ulusal kurtuluş hareketlerinin çoğu otoriter ulus-devletlere dönüştü. Francis Fukuyama tarihin sonunu ilan etti; İngiliz yazar Mark Fisher ise kuşağının ruh halini Fredric Jameson ve Slavoj Zizek'ten devraldığı bir cümleyle anlattı: Kapitalizmin sonunu hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor hale gelmişti.
Böylece bugünün gençliği acısını anlamlandıracak bir dilden yoksun kaldı. Dijital mecralar bunu ağırlaştırıyor: Öfke orada hızla yayılıyor, aynı hızla tükeniyor, hiçbir deneyim birikime dönüşmüyor. Nepal'in ve Endonezya'nın gençlerinin One Piece adlı çizgi romanın korsan bayrağını taşıması bu yoksunluğun dokunaklı bir görüntüsü. Boşluğu en hızlı dolduran ise hazır grameri olan sağ oluyor: millet, din, göç, düzen. Önder Apo bu mekanizmayı on beş yılı aşkın süre önce tarif etmişti: "Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, sporculuk, sanatçılık ikonlarını sallarsan toplumu, -daha doğrusu sürüyü-, kitleyi dilediğin her hedefe taşıyabilirsin. Zihnin fethi, toplumu hiçbir zorun başaramayacağı kadar bugünkü küresel finans-sermayesine açık hale getiren gelişmenin temelidir" (DUM III, s. 96).
Buradan çıkardığım sonuç şu: Anlam krizi bir dil eksikliğinden fazlası; toplumun kendi ahlakını ve siyasetini üretme yeteneğinin aşınması. Önder Apo'nun "ahlaki-politik toplum" dediği şey bu yeteneğin adı. Anlam bu yüzden dışarıdan hazır bir ideoloji olarak getirilemez, ancak toplumun kendini yönetme pratiklerinden yeniden doğabilir. "Jin, Jiyan, Azadî"nin sınırları aşması bu yüzden öğretici: Slogan bir masa başında değil, kadının onlarca yıllık örgütlü mücadelesinden doğdu.
Soldan tartışma: Yataylar ve örgütçüler
Sol-sosyalist cenah dalgaların haklılığında birleşiyor, örgüt ve devlet sorusunda ayrışıyor. Bir uçta, bu hareketleri 20. yüzyılın devlet merkezli devrim anlayışından kurtuluş olarak görenler var. İrlanda doğumlu Meksikalı düşünür John Holloway, Zapatistalardan esinlenen İktidarı Almadan Dünyayı Değiştirmek kitabında devleti ele geçirmeye yönelen her stratejinin karşı çıktığı iktidarı yeniden ürettiğini savunur. Uruguaylı araştırmacı Raul Zibechi, Bolivya'nın El Alto kentindeki mahalle örgütlerini iktidarı ele geçiren değil, dağıtan yapılar olarak okur. Occupy'ın düşünsel arka planındaki ABD'li antropolog David Graeber için meclislerin amacı talep üretmek değil, "önceleyici siyaset" (prefigurative politics) yapmaktır: İstenen toplumun ilişkilerini mücadelenin içinde, bugünden yaşamak. Michael Hardt ve Antonio Negri, farklılıklarını tek bir kimliğe indirgemeden ortak eylemde buluşan "çokluk" kavramıyla 2011 meydanlarını selamladı. Ama 2017'de yazdıkları Meclis kitabında yenilgilerden ders çıkarıp formülü tersine çevirdiler: Strateji hareketlere, taktik liderlere bırakılmalı. Bu, liderliksizliğin bir eksik olduğunu yatayın içinden kabul etmekti.
Öteki uçta örgütsüzlüğün eleştirmenleri duruyor. Gezi'ye katılımcı olarak tanıklık eden sosyolog Zeynep Tüfekçi, internetin hareketleri çok hızlı büyüttüğünü ama bu büyümenin örgütsel kapasite olmadan gerçekleştiğini gösterdi. Sonuç onun "taktik donma" dediği durum: Hareket karşı hamlelere yanıt veremiyor, taktik değiştiremiyor, ortak karar alamıyor. ABD'li gazeteci Vincent Bevins, kitlesel protesto on yılını incelediği Eğer Yanarsak kitabında aynı sonuca vardı: Liderliksiz ve yatay protesto toplumsal yapıda delik açmakta çok başarılıydı ama boşluk boş kalmadı, onu örgütlü güçler doldurdu. Nick Srnicek ve Alex Williams yerel olanı, anlık olanı ve küçük ölçeği yüceltip küresel olandan kaçan bu zihniyeti "yerellikçi siyaset" (folk politics) olarak eleştirdi. Jodi Dean ise kalabalığın açtığı gediğin ancak bir parti biçimiyle süreklilik kazanabileceğini savundu.
Arada duranlar da var. İran doğumlu sosyolog Asef Bayat, Arap Baharı'nı 1979 İran devrimiyle karşılaştırır ve 2011'in eylemcilerinin köklü dönüşüm yerine reform talep ettiğini söyler. Bu sonuca "reform" ile "revolution" (devrim) sözcüklerinden türetilmiş "refolution" (reform-devrim, yarım devrim) adını verir. Solun bir kesiminde bu tartışmanın daha kaba bir versiyonu da dolaşıyor: Dalgalar "devrim durumu değil" denilerek bir kenara konuyor. Bu ölçüt, devrimi iktidarın ele geçirildiği an olarak gören eski paradigmaya ait; bir hareketin değerini toplumun kendi alanını ne kadar savunup genişlettiğiyle değil, devlete ne kadar yaklaştığıyla tartıyor. Fransız filozof Alain Badiou, bir isyanın kalıcı olabilmesi için ortak bir siyasal ufka, bir "Fikir"e bağlanması gerektiğini; Sloven filozof Slavoj Zizek ise Occupy'ı "kendinize âşık olmayın" diye uyararak asıl sınavın herkes evine döndükten sonra başladığını hatırlattı. Arjantinli Ernesto Laclau'nun "eşdeğerlik zinciri", yani karşılanmayan farklı taleplerin ortak bir karşıtlık etrafında birleşebileceği fikri ise bu dosyanın üçüncü bölümünde tartışacağım rahatsızlık temelli ittifaklara en yakın kuramsal araç. Chantal Mouffe bu fikri sol popülizme taşıdı; Podemos'un deneyimi, hegemonik projeyi yine seçim ve devlet kurumları üzerinden düşünmenin sınırını gösterdi.
Sağdan ve iktidardan okumalar
Sol dışındaki okumalar başka bir tablo çiziyor. Bulgar siyaset bilimci Ivan Krastev, eylemcilerin neyi istemediklerini bildiğini ama olumlu bir tasavvurlarının olmadığını söyler ve buna "temsilsiz katılım" adını verir. Eski CIA analisti Martin Gurri, dijital teknolojinin bilgi tekelini elitlerden aldığını, olumlu bir ufku olmayan isyanın ise nihilizme kaydığını savunur. Otoriter yönetimler daha kısa bir yol seçiyor: Rusya ve Çin renkli devrimleri ve Hong Kong'u Batı operasyonu olarak sunuyor, Türkiye'de hükümete yakın basın Gezi'yi "dış güçler" söylemiyle çerçeveledi. 2026 sonbaharı aynı repertuvarı yeniledi: Fransız hükümeti liselilerin hareketini daha 1 Ekim'de "kentsel şiddet" olarak tanımlayıp bir kamu düzeni meselesine çevirdi, ABD Başkanı Donald Trump olanları "göçmenler Fransa'yı ele geçirdi" diye yorumladı. Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ise olayları "hibrit savaş"a bağlarken, şiddet sırasında alanda kalan barışçıl göstericileri de para cezasıyla cezalandırmayı öngören yeni bir protesto düzenlemesi açıkladı. Bazı hareketlerin dış destek aldığı belgelenmiş olsa da incelediğim dalgaların hiçbirinde kitlesel katılım yerel koşullar olmadan açıklanamıyor. Komplo anlatısı çoğu zaman bastırmayı meşrulaştırıyor.
Önder Apo aynı soruya başka bir açıdan bakar. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, İngiltere'nin Arap Baharı ile Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmek istediğini söyler. Bu okuma toplumsal öfkeyi inkar etmez; hegemonik güçlerin bu öfkenin açtığı boşluğu kendi düzenleri için doldurma çabasını gösterir. Bevins'in "boşluk boş kalmaz" tespitine böylece bir boyut ekleniyor: Boşluğu ordular ve sağ popülizm kadar küresel ve bölgesel hegemonya projeleri de dolduruyor. Libya, Suriye, Yemen ve Ukrayna bunun en ağır örnekleri.
Eksik olan ne?
Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein'a göre kapitalist dünya-sistemi 1970'lerden bu yana yapısal bir kriz içinde ve sonucu "bilim, örgüt ve eylemin niteliği" belirleyecek. Önder Apo da Manifesto'da bu formülün altını çizer (DUM II, s. 225). Formül dalgaların durumunu tek cümlede özetliyor: Eylem bakımından zenginler, bilim ve örgüt bakımından yoksullar. Yataylar devlete karşı haksız değil, örgütçüler süreklilik konusunda haksız değil. Ama iki haklılığı birleştirecek biçim henüz bulunamadı. Dosyanın son bölümünde bu biçimin nasıl kurulabileceğini, rahatsızlık temelli ittifaklar fikri ve Önder Apo'nun yeni enternasyonal perspektifi üzerinden tartışacağım.
Fotolar:AFP
Devam edecek...