- Ne radikal bir demokrasi ne de halkın yararını esas alan bir siyaset geliştirildi. Halk, her türlü saldırı karşısında adeta savunmasız bırakıldı. Yerel yönetimler, temel görevini yapmıyor.
- Yerel yönetimlerin, siyasi partilerin, sivil toplum kurumlarının, 'küçük devlet' yapılarına dönüşmesi, Sayın Öcalan’ın paradigmasını karşısına alan bir karşı devrim pratiğidir.
İLHAM BAKIR
Abdullah Öcalan’ın demokratik modernite paradigması, modern siyasal düşüncenin temel meselelerinden biri olan iktidar, devlet ve toplum ilişkisini köklü biçimde yeniden ele alır. Bu paradigmanın merkezinde, siyasal iktidarın kim tarafından ve hangi araçlarla kullanılacağı sorusundan çok, toplumun iktidar ve devlet merkezli ilişkilerden nasıl özgürleşebileceği sorusu bulunmaktadır. Öcalan’ın iktidar, devlet, hakikat rejimi, ahlaki-politik toplum, komünalizm ve radikal demokrasi üzerine geliştirdiği teorik belirlemeler, birbirinden bağımsız kavramlar olmaktan ziyade, toplumsal özgürleşmenin tarihsel, düşünsel, ahlaki ve örgütsel boyutlarını açıklayan bütünlüklü bir yaklaşımın parçalarıdır.
Bu yaklaşımın temelinde, toplumun kendi yaşamını düzenleme kapasitesinin tarihsel olarak iktidar ve devlet yapıları tarafından sınırlandırıldığı düşüncesi yer alır. Öcalan’a göre devletçi uygarlığın gelişimi, yalnızca yönetim yetkisinin merkezileşmesini değil, toplumun ahlaki, politik ve komünal yeteneklerinin giderek daraltılmasını da beraberinde getirmiştir. Toplumsal yaşamın düzenlenmesine ilişkin yetkilerin belirli iktidar merkezlerinde toplanması, toplumun kendi varlığına ve kolektif gücüne yabancılaşmasının tarihsel koşullarını oluşturmuştur. Bu nedenle özgürleşme, yalnızca mevcut devletin demokratikleştirilmesi, siyasal iktidarın el değiştirmesi veya yönetim mekanizmalarının yeniden düzenlenmesiyle tamamlanabilecek bir süreç değildir. Toplumun kendi hakikatini anlama, ortak değerlerini oluşturma, politik kararlarını alma ve yaşamını kolektif biçimde örgütleme kapasitesinin yeniden geliştirilmesini gerektirir. Demokratik toplumun kuruluşu, bu anlamda devletin karşısına yeni bir iktidar merkezi çıkarmaktan çok, iktidarın toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliğini sınırlandıran ahlaki, politik ve komünal ilişkilerin geliştirilmesiyle bağlantılıdır. Bu, aynı zamanda tahayyül edilen demokratik toplumu, gelecekte inşa edilecek bir ütopya olarak değil, bugünün, şimdinin, anın gerçekliğinde, gündelik yaşamın detaylarında pratiğe geçirilecek bir tasavvuru ortaya koymaktadır.
Türkiye siyaseti
Öyleyse siyaset, herhangi bir iktidar alanını fethetmek değil, toplumun ahlaki, politik ve komünal yeteneklerinin geliştirilmesi ve buradan alınan güçle toplumun sorunlarına çözüm bulmaya aday olmak meselesidir. Türkiye siyasetine hakim olan fetihçi yağmacı iktidarcılık anlayışının, Türkiye toplumunu sürüklediği yoksulluk, sefalet, yozlaşma, ahlaki çürüme ibretliktir. 80 milyon insanın yaşamı, bir avuç muktedir fatihin elinde adeta insanlıktan çıkma durumunu yaşamaktadır.
Başûr siyaseti
Güney Kürdistan, neredeyse 40 yıla varan yarı bağımsız statüsüsüne, bu statünün elde edilmesi için halkın ödediği onca bedele, elindeki onca yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynağına rağmen insanlar mutlu ve müreffeh bir yaşama kavuşamamışlardır. Her yıl onlarca Kürt genci, kurulması için onca bedel ödenen Kürt devletinden ayrılmakta, kapitalist batılı merkezlerde refahı bulmak için zorlu yolculuklara katlanmakta, okyanuslarda boğularak can vermektedir. Oysa küçültülmüş devlet, onun karşısında düzenlenmiş ahlaki politik toplum, halkın yararını esas alan bir siyaset, bu sorunların kökünden çözülmesinin ve müreffeh bir toplum yaratılmasının olanaklarına sahiptir.
Bakur siyaseti
Kuzey Kürdistan özelinde de ne yazık ki ödenen bunca bedele, yaratılan bunca değere, bunca fedakarlığa rağmen gelinen noktada siyaset, bireylerin, grupların, yapıların kendilerine birer iktidar alanı yaratma ve buradan kendisine güç ve menfaat sağlama mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Ne radikal bir demokrasi yaratılabilmiştir ne de halkın yararını esas alan bir siyaset geliştirilebilmiştir. Halk, her türlü saldırı karşısında adeta savunmasız bırakılmıştır. Ekonomik olarak savunmasızdır, dil ve kültür asimilasyonu karşısında savunmasızdır, uyuşturucu, fuhuş gibi toplumu yozlaştıran saldırılar karşısında savunmasızdır.
Legal Kürt siyasetinin merkezi konumundaki Amed’in Bağlar’ında halkın yaşadığı yoksulluk, asimilasyon, geliştirilen fuhuş ve uyuşturucu bataklığı, basında ve sosyal medyada yazılıp çizilmekte, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının raporlarında utangaçça dile getirilmektedir. Buna benzer bir şekilde Kürdistan’ın pek çok şehrinde, ilçesinde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Temel görevi, toplumu bu tehlikeler ve sorunlar karşısında savunacak/koruyacak mekanizmalar ve örgütlenmeler geliştirmek olan yerel yönetimler, Ortadoğu’nun en büyük parkını inşa etmekle övündükleri orta sınıf siyasetini, siyaset diye halka pazarlamaktadır. Oysa o belediyelerin kazanılması için onca ağır bedeli Bağlar halkı gibi yoksul Kürdistan halkı ödemiştir.
Karşı devrim pratiği
Yerel yönetim alanlarının, siyasi partilerin, sivil toplum kurumlarının, devlete öykünen, her geçen gün onunla daha da benzeşen 'küçük devlet' yapılarına dönüşmesi, Sayın Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasını, ahlaki-politik komünal toplum tasavvurunu cepheden karşısına alan bir karşı devrim pratiğidir. Bu pratiğe rıza gösterenler, bu pratikle uzlaşanlar, buna itiraz etmeyen ve bununla mücadele etmeyenler, halka karşı işlenmiş bu ağır suçun vebaline ortaktır.