Gezi ve özyönetim direnişlerini yeniden yaşamak!

Demir ÇELİK yazdı —

5 Haziran 2020 Cuma - 12:25

Yedi yıl önce başta metropoller olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında yüz binler ayağa kalkmış, otoriter faşist rejime karşı barikatlarda birlikte mücadele saflarındaydı.

Faşist diktatörlüğe karşı metropollerin varoşlarında yaşayan yoksul toplum kesimlerinin, eğitimli işsizlerin, üniversite gençliğinin, Kürt siyasal hareketinin, Alevi hareketinin, kadın hareketlerinin, ekolojistlerin, sol-sosyalist kesimlerin, seküler yaşamdan yana milliyetçilerin ve ulusalcılarında içinde olduğu aylarca süren bir kitlesel kalkışma yaşanmıştı. Belki de Türkiye’de ilk kez bu denli farklı toplum kesimlerinden insanlar hak, adalet ve demokrasi asgari müştereğinde yan yana gelmiş, hem mücadele içinde birbirine dokunmuş, hem de ötekisinin sorununu anlamada ortaklaşmışlardı. Haftalarca, yer yer aylarca süren bu direniş sürecinde forum, panel, konferanslarda düzeyli tartışmalar yürütülmüş, komünler ve meclisler oluşturulmuştu.

Yine ilk kez toplum devletçi sistemin verili siyasal alanı dışına çıkarak alternatif siyasal sistem arayışı içinde, deneyimlerini, sorunlarını ortaklaşıyor, çıkış yolları arıyordu. Kentli orta sınıf başta olmak üzere toplum kesimleri doğası, kenti, hakları ve özgürlükleri için ayağa kalkmışlardı. Ancak, direnen toplum kesimleri öncüsüz ve örgütsüzdü. İktidarın baskı ve zulmüne itiraz etmekle kalmamış, isyan ateşinin fitilini tutuşturmuşlardı.

Mücadele deneyiminden yoksunluk, devletin orantısız güç kullanması, öncüsüz ve örgütsüz olmayla birleşince, acı kayıplarıyla sistem karşısında yenilgi yaşanmıştı. Türk devleti o dönem yaşanan Üçüncü Dünya Savaşını fırsat bilmiş, Misakı milli sınırlarına dek yayılma amacını dönemin siyaset belgesinde gündemleştirmişti. Amacını gerçekleştirmek için mutlak anlamda PKK’nin silahsızlandırılması gerektiğinde ortaklaşmışlardı. Gezi’den bir yıl öncesinde Kürt Halk Önderi üzerindeki uluslararası komplo gereği mutlak tecrit devam ediyordu. Mutlak tecridi kırmak, ana dilde savunma hakkını elde etmek amacıyla siyasi tutsaklar içeride, siyasetçiler ise dışarıda 68 gün açlık grevindeydi. Açlık grevlerini bitirmek yine Kürt Halk Önderine düşmüştü. Açlık grevlerinden bir ay sonra Ocak 2013’te HDP heyeti İmralı adasına gitmişti. Bu görüşme ile birlikte toplumun genelinde Kürt sorunun barışçıl çözümüne dair beklentiler oluşmaya başlamıştı.

Görüşmeye razı görünen devlet; Kürt Siyasal Hareketini silahsızlandırıp, Suriye’de devam eden savaşı fırsat çevirmenin hesabı içindeydi. Örgütlediği selefistlerin vekalet savaşları üzerinden Rojava’yı ve Başûr’u işgal etmek için çözümden yanaymış gibi göründü. Yüzyıllık Kürdistan karşıtı stratejisinden vazgeçmiş değildi. Bunu doğru okuyamayan bizler, iktidarın çözümden yana olduğu yanılgısı ile hareket ediyorduk.

2013 Newrozundaki muazzam kitleselliğe ve kürsüden dile getirilen söylem ve konuşmalara gösterilen müsamahadan hareketle bu işten geri dönüş yok sonucuna varmıştık. Bu nedenle süreci riske etmemek adına neredeyse AKP ve Erdoğan’a söz söyleyemez olmuştuk. Bu psikoloji ile hazırlıksız yakalandığımız Gezi Direnişi’ne kitlemiz ve halkımız bütün gücü ile vardı.

Ancak bu tarihi direnişe öncüllük yapmakta, onu dönüştürmekte Demokratik Siyaseti savunan bizler ikircikli davranmıştık. Hatta yer Ergenekoncu ve ulusalcıların çözüm karşıtı eylemleri olarak değerlendirenlerimiz bile olmuştu. Direnişin dışında kalmak yerine öncülük yapmış, Amed, Wan başta olmak üzere tüm Kürdistan’ı ayağa kaldırabilmiş olsaydık belkide bugün AKP-MHP faşist diktatörlüğü, tek adam rejimi çoktan yıkılmış olurdu.

7 Haziran 2015 seçimlerinde Kemalist Türk devletinin yüzyıldır inkar ve imha ettikleri, yok saydıkları antidemokratik seçim yasalarını yırtmış, büyük bir başarı ile siyasal temsiliyet hakkını kazanmışlardı. AKP-MHP-Vatan Partisi başta olmak üzere ulusalcı, Ergenekoncu tüm yapılar 30 Ekim 2014 MGK siyaset belgesinin ‘Çöktürme Planı’ gereğince seçimi yok hükmünde görmüş, CHP’nin de dışarıdan desteğini alarak Kürdistan’ın ikinci kez işgalinde karar kılmışlardı. Bu işgal kararına karşı direnenler bu kez Türkiye’nin batı yakasındaki demokrasi güçleri tarafından sahiplenilmemiş, Kürdistan direnişi yalnız bırakılmıştı.

Özyönetim direnişlerine sahip çıkılmadığı gibi devletin ideolojik aygıtlarının etkisinde kalınmış, çoğu zaman ve yerde direnenlerin itibarsızlaştırılması yoluna gidilmişti. Meşru ve demokratik olan bu her iki direniş sürecinde de devlet bir kez toplum kesimlerini karşıtlaştırmış, düşmanlaştırarak böl yönet siyaseti sayesinde geçicide olsa kısmı başarı elde etmiş görünüyor.

İnsanın eline her zaman tarihi anlamda fırsatlar geçmez. Bugünde benzer bir süreç yaşanmaktadır. Yönetenler yönetemiyor. Yönetilenler ise bu faşist rejimde bırak yönetilmeyi, yaşamak bile istemiyorlar.

Anlaşılacağı üzere bugün için devrimci bir durum Türkiye’de yaşanmaktadır. Devlet, bugün için en örgütlü ve kitlesel olan Kürt Siyasal Hareketi ve HDP’nin üzerine gitmekte, düşman hukukunu uygulamaktadır. Soykırımcı sistem ağır bedellerle kazandığımız tüm değerlerimize saldırıyor, Kürt’e ait ne varsa ortadan kaldırmaya kalkışıyor, demokratik değerleri hiçleştiriyor. Bireyi ve toplumu örgütsüz ve seçeneksiz bırakarak güçten düşürmek istiyor.

Toplumu örgütsüz, güçsüz, seçeneksiz ve eylemsiz kılmak isteyen faşist diktatörlüğe karşı direnmek, direniş odaklarını demokrasi cephesinde birlikte mücadelede örgütlemek bugünün en temel görevi olmaktadır.

HDP’nin Siyaset Manifestosu ve Yeni Eylem Planı üzerinden demokrasi cephesini örgütlemek bizlere büyük kazandıracaktır. Biz ezilenler, yoksullar, emekçiler, Kürtler, Aleviler, devrimciler, ekolojistler ve demokrasi güçleri olarak dün başaramadığımızı bugün hep birlikte başarabiliriz.

Gezi Direnişini Kürdistan Direnişi ile buluşturmanın, Kürdistan Devrimini Türkiye Devrimi ile ortaklaştırmanın zamanıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.