İçimizdeki devlet

Demir ÇELİK yazdı —

11 Eylül 2020 Cuma - 12:00

  • İnsanlık tarihinin en büyük paradoksu, sömürülen ve ezilen kesimlerin hâkim sınıf gibi 'bu devlet bizimdir", "esas devlet biziz" söylemidir. Birçok ezilen halk ve devlet dışı inanç egemen kimliğe ve egemen kültüre öykünerek iktidar sahiplerine ve devlete alan açar.

Eğer tarihte sosyal ilişkiler eşitlik temeli ile gelişmiş olsaydı, sosyal dengenin yanı sıra siyasal ve toplumsal istikrarda yaşanmış olurdu. Böylece iktidarlaşmaya, dolayısıyla devletleşmeye neden olunmazdı. Bu gerçekliğin aksine süreç içerisinde insan toplumsallığı yönetilenler ve yönetenler olmak üzere iki farklı kategori biçiminde ayrışarak, çelişki ve çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Yöneten ve yönetilen iktidar ilişkisi en küçük toplumsal birim olan aileden en büyük toplumsallığa kadar yaşanmaktadır. Şüphesiz yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişki toplumsal eşitsizlik üzerinden kurulmuştur. Yönetenler üretim araçları, ordu, yargı, bilgi, yetenek, din, eğitim, siyaset vb. araçlarına el koyarak ve onları yeniden üreterek iktidar olmuşlardır.

Toplum içerisinden birey veya grup toplumsal araçları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı amaçladığında, bunu toplumun diğer kesimlerine benimsetmeye çalışır. Kabul etmeyenlere karşı zor kullanır. Benimseme veya benimsetme kimi zaman kaba zor uygulaması ile gerçekleşse de, daha çok "meşrulaştırılmış zor" temelinde gerçekleşmektedir. "Meşrulaştırılmış zor"; devletin hiyerarşikçi iktidar araçları yanında, ideolojik aygıtlarınca her gün yeniden üretilir ve yürütülür. İktidarın kendi amacını kabul ettirmesinin tek yolu "zor" değildir. Çünkü zor öğesi toplumsal uyumu tek başına gerçekleştiremez. Oysa "benimsetilmiş uyum" daha çok karmaşık ideolojik araçlar vasıtasıyla gerçekleşir ki, asıl tehlikeli olan da budur.

Güç kullanarak denetim altına alma, istediğini yaptırma daha çok kaba fiziki güç üzerinden yürütülür. Basit üstünlük sağlamanın kaba fiziki güç uygulamanın aksine sosyal ve siyasal ilişkiler çok daha karmaşık parametrelerle hareket ederler. Bu nedenle iktidar güçleri örgütlendirilmiş tekniğin yardımıyla daha etkin ve sürdürülebilir ilişkiler ağına hep ihtiyaç duyarlar. Zor kullanarak iktidarı korumak, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandığından, egemen güçler farklı yöntemlere başvurarak iktidarlarına süreklilik kazandırırlar. Bunun için ideolojik araçlarıyla iktidarlarını benimsetmek, sürekli rıza üretmek durumundadırlar. Günümüzde iktidarı benimsemenin en etkili biçimi gönüllü boyun eğme ile gerçekleşir. Aile içerisinde çocuğun baba iktidarını, okulda öğrencinin öğretmen iktidarını, işyerinde işçinin işveren iktidarını benimsemesinden başlayarak en karmaşık hiyerarşik örgütlenmelerde gönüllü benimseme (boyun eğme) tek alternatif olarak sunulur. Oysa gönüllü benimsemenin temeli toplumsal sözleşmelerdir. Devlet toplumsal sözleşmeler üzerinden kendisine meşruiyet sağlar. Toplumsal sözleşmeler devletin topluma dayattığı zorun siyasal örgütlenmesinin hukuku gerekçeleri olma işlevini görürler. Bir yanda kendi emeğiyle üretim faaliyeti içinde olanlar, diğer yandan onların emeğine zorla el koyan iki zıt kesimin konumlanmışlığından açığa çıkan çelişki ve çatışmalar yumağı kaosun nedeni olmaktadır.

İnsanlar ürettiklerini mübadele ederek farklı ihtiyaçlarını karşılama aşamasındayken, üçüncü bir kesim devreye girerek çalışanların emeğine el koyarak palazlanır. Soygunu veya sömürüyü yalnızca çıplak zora dayalı olarak süreklileştirmesi mümkün değildi. Bu aşamada "siyasi yöntemler" devreye girer. Emeğin sömürüsünü meşrulaştırmak için yasalar veya bu yasaları koruyan kurumları belirleyen manifestolar hazırlar ve bunu bizzat sömürdüğü toplumsal kesimlere benimsetmeye çalışır.

Devlet, ilk ortaya çıkışından itibaren ideolojik aygıtları üzerinden baskı ve sömürü ağını saklamaya çalışarak yönetilenler nezdinde rıza üreterek iktidarını sürdürmeye bakmıştır. Bununla yetinmemiş, topluma hizmet eden evrensel bir kurum olarak kendisini benimsetmenin her tür yoluna başvurur. İster monarşi, ister Parlamenter sistem olsun, hangi tür devlet biçimi olursa olsun soygun ve sömürüyü meşrulaştırmak devlet için olmazsa olmazdır. Doğal olarak devlet hangi sınıf elindeyse onlara büyük avantajlar sağlamanın zor aygıtıdır. Yargı, yasama, yürütme, ordu vb. örgütleriyle devlet toplumu hizaya getirmenin yoluna bakar. İdeolojik aygıtlarıyla rıza üreterek yönetilenleri yönetilmeye iknâ eder. Kimilerine göre devlet olmazsa toplumsal kaos yaşanacak iddiasının aksine kaosun nedeni devlettir. Devlet zaten farklı toplumsal kesimler arasında gönüllü olmayan uyumu sağlamak için zoru, zorun yanında maliye, mülkiyet, eğitim, sağlık, din, aile, sanat, hukuk, siyaset vb. ideolojik aygıtlarıyla insanları beşikten mezara kadar kendine rıza üreterek toplumu kendisine razı etmenin arayışı içinde olur.

İnsanlık tarihinin en büyük paradoksu, sömürülen ve ezilen kesimlerin hâkim sınıf gibi 'bu devlet bizimdir", "esas devlet biziz" söylemidir. Birçok ezilen halk ve devlet dışı inanç egemen kimliğe ve egemen kültüre öykünerek iktidar sahiplerine ve devlete alan açar. Bu gönüllü boyun eğme kişiyi ve toplum kesimlerini kişilikten düşürerek ‘mutlak iktidara’ neden olur. Şüphesiz işin bu noktaya gelmesinin sebeplerinden biri hâkim güçlerse, asıl önemli sebep toplum dinamiklerinin kendilerini savunacak örgütlülükten yoksun olmalarıdır. Egemenler örgütsüz toplumu ikna etmek, toplumu kendisine inandırmak için teorisyenler yetiştirir, hatta dini devreye koyarak kendisine ulvi sıfatlar yakıştırır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.