İşgale son! Faşizme ölüm!

Demir ÇELİK yazdı —

18 Eylül 2020 Cuma - 13:00

  • Bölgesel ve uluslararası Kürt ve Kürdistan sorununa birçok aktörün kendi stratejisince yaklaştığını, kendi çıkarlarını esas aldıkları ve alacakları muhakkaktır. Bu nedenle büyük tehditleri bertaraf edecek olan uzun soluklu özgüce dayanan, aynı zamanda uluslararası kamuoyu diplomasisini önemseyen mücadele tarzı olmalıdır.

Osmanlı Devleti; dinci, cinsiyetçi İslam şeriat ile milliyetçi Türkçü devletçi geleneği kaynaştırarak kendisine has bir hukuka sahipti. Bu devlet hukuku ile topluma ve toplumsal dinamiklere yaklaşmış, onları hizaya getirilmesi gereken güruh ve düşman olarak görmüştür hep. Başta Kürtler ve Raya Heqî inanç sahipleri olmak üzere, tüm farklılıklara bu temel de yaklaşan Osmanlı, ya onları ortadan kaldırılması gerekenler ya da asimilasyon politikalarıyla Türkleştirilmesi, İslamlaştırılması, dolayısıyla ıslah edilmesi gereken olarak görmüştür. Bu zihniyet aradan geçen yüz yıllara rağmen değişmeden devam etmektedir.

Türk devletinin Bakurê Kurdistan’ı yanı sıra Rojava ve Başûr’u işgal ederek Musul-Kerkük’e kadar uzanmak istemesi bu zihniyetin sonucudur. İşgal ettiği Kürdistan’da bir yandan katliam ve soykırım uygularken, diğer taraftan da Türkçü devlet geleneğinin asimilasyon politikalarını sürdürmektedir. Kadınlarına, kızlarına taciz ve tecavüzde bulunuyor, farklı olanları, biat etmeyip direnenleri kaçırıyor, yer altı, yer üstü zenginliklerine el koyuyor. Bu zenginlikleri Kürdistan’da işlemek yerine, batıya taşıyarak Kürdistan’ı çorak, verimsiz ve yaşanmaz kılıyor. Her gün açlık, yoksulluk üreterek vakıflar sistemi üzerinden halkın aklını çeliyor, iradesini kırıyor. İnkârcı ve imhacı siyasetini gizlemek için ‘sosyal’ yardımlar adı altında sus payı kırıntılarla halkların açlığını ve yoksulluğunu satın alıyor, kendisine bağladığı bu milyonlar üzerinden kendisine meşruiyet sağlamaya bakıyor. Halkları ve inançları kimliklerine, kültürlerine, inançlarına yabancılaştırıyor, açlık ve yoksullukla iradelerini kırıyor, kişilikten düşürüyor, özgüvenden yoksun bırakıyor. O nedenle sömürgeciliğe, işgale, tecride ve faşizme karşı direniş en meşru haktır.

Genelde kapitalist sistem, özelde ulus devletler derin siyasal kriz içindedir. İnsan toplumsallığının hakikatleri göz ardı edilerek kurulan suni ulus devletler, yaşanan krizi aşamamakta, siyasal, sosyal ve ekonomik istikrarsızlığı yaşamaktadırlar. Türk ulus devleti de hem inkârcı ve imhacı zihniyeti nedeni ile hem de uluslararası devletçi sistemin tarihsel ve yapısal krizi nedeni ile büyük açmaz içindedir. Eğer bu krize ve kaos aralığına rasyonel bir şekilde yaklaşılırsa hiç kuşkusuz ki Kürtler için yeni fırsatlar demek olacaktır. Kürtler olarak yüz yıl öncesinden çıkaracağımız derslerle bugün yaşanan krizden en az kayıp, azami fayda ile çıkmak istiyorsak şu an dünyada lehimize esen rüzgârı arkamıza almalı, mücadeleyi statü ile taçlandırmalıyız. Ancak bunun sonuna kadar böyle devam edeceğini de kimse söyleyemez. Bu nedenle her türlü riski bertaraf eden bir pozisyon içinde olmamız gerekmektedir. Aksi durumda, kaçırılan her bir fırsatın, nelere mal olacağını geçtiğimiz yüzyılda büyük bedeller vermiş, ağır siyasal ve sosyal travmalar yaşamış bir halk olarak herkesten çok biz biliyor olmalıyız. Ortadoğu’da var olma mücadelesi veren dünya güçlerinin neden olduğu istikrarsızlık, Kürt hareketi için büyük risklerle birlikte büyük fırsatlar da barındırmaktadır. Bu zorlu ve kaygan zeminde açığa çıkan fırsatlar kadar elbette tehditlerinde devam etmekte olduğunu unutmadan hareket etmeliyiz.

Uluslararası kurumların işlevsiz, inisiyatifsiz ve meşruiyetlerini yitirmiş olmaları egemenlerin ırkçı, faşist zihniyetle bize yaklaşmalarını, soykırımı yaşatmak istiyor olmalarını cesaretlendiren olmaktadır. Bizim kendi sorunsalımızın üstesinden gelememiş olmamız egemenlerin saldırılarını kolaylayan olmuştur. Soykırım riskini bertaraf etmek ancak bilinçli insanın örgütlü mücadelesi ile mümkündür. Bilgi ve iletişim çağında bile vahşet ve barbarlık tüm insanlığı tehdit etmektedir. Bu tehdidi bertaraf etmek adına büyük bedeller ödeyen Kürtler, bugün devletçi sistemin çıkara dayalı ilişkilerinde gözden çıkarılmak isteniyor. Ancak dünya vicdan hareketlerinde ve genel kamuoyunda sağlanan meşruiyeti kimse gölgeleyemez. O halde kamuoyu diplomasisini esas alan, uluslararası ilişkilerimizi yeni bir formata ve stratejik hedefe kavuşturmak zorundayız. BM, Arap Birliği, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosunun Türkiye'ye karşı kimi açıklamaları elimizi güçlendiren, hareket alanlarımızı çeşitlendiren gelişmeler olmaktadır. Ancak ABD ve Rusya’nın geçmişte Kürdistan ile ilgili birçok kez BM Güvenlik Konsey toplantılarını veto etmeleri bize göstermiştir ki emperyalistler Kürt ve Kürdistan karşıtlığında dört egemen bölgesel devletle birlikte hareket etmekte, darbelenmiş, zayıflatılmış Kürt hareketine kendi çözüm parametrelerini dayatmak istemektedirler. Türk Devletinin Kürdistan düşmanlığını fırsata dönüştürmek istiyorlar.

Bölgesel ve uluslararası Kürt ve Kürdistan sorununa birçok aktörün kendi stratejisince yaklaştığını, kendi çıkarlarını esas aldıkları ve alacakları muhakkaktır. Bu nedenle büyük tehditleri bertaraf edecek olan uzun soluklu özgüce dayanan, aynı zamanda uluslararası kamuoyu diplomasisini önemseyen mücadele tarzı olmalıdır. Kürt Özgürlük Hareketinin Avrupa’daki örgütlü gücü, yaşanan bu gelişmelerden de güç alarak Kürt statüsünü elde etme stratejisi ile hareket etmesi bu açıdan önemli olmaktadır. Bugün faşizmin topyekûn saldırısı varsa bizde tüm alanlarda topyekûn direniş içinde olmalıyız. Siyasal, sosyal, kültürel, sosyal politikalar ve uluslararası diplomaside atak, etkili, sonuç alıcı hamlelerin örgütlülüğü içinde olmalıyız. Devletsiz halk olmamıza rağmen muazzam örgütselliğimizle ‘devlet gibi’ hareket edebilme potansiyelimiz ve kapasitemiz varken bunları yapamamak kabul edilemezdir. Hem de büyük risk demek olacaktır.

Şimdi kolektif akılla zaman geçirmeden her bir tehdide karşı bilinçli insan eylemselliği ile karşı durabilmeliyiz. İç yapısallığımızdan kaynaklı olanlarına kolektif akılla ve asgari sosyal maliyetle aşmasını bilmeliyiz. Dış kaynaklı tehditleri uluslararası meşruiyetin verdiği güç ve haklı olmamızın misyonu ile nitelikli kamuoyu diplomasi üzerinden negatif etkilerini minimize edebilmeliyiz. Her krizde olduğu gibi içinden geçtiğimiz krizin doğru yönetilmesi halinde, bu krizin fırsata dönüştürülmesi pekâlâ mümkündür. Büyük kazanmaya odaklanmak, rutin, günübirlik kendiliğinden gelme mücadele yerine, özgür bireyin kolektif örgütlü eylemselliği ile hareket etmek esas olmalıdır. Kolektif irade olmayı sağlayabilir, sürecin ihtiyaçlarına cevap olacak tarzı tutturabilirsek sadece siyasal, kültürel, sosyal, ekolojik ve kadın kırımının ve soykırımın önünü almış olmayız, aynı zamanda hem faşizmi yenilgiye uğratmış, hem de Özgür Kürdistan’ı var etmiş oluruz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.