Kent+devlet: Ekoloji yıkım 

Demir ÇELİK yazdı —

28 Ağustos 2020 Cuma - 10:00

  • Kapitalist modernitenin doğayı ve eko-sistemi tüketen zihniyetinden Türk ulus devleti de geri durmadı, durmuyor. Son yirmi yılda tüm sektörlere nerede ise kilit vurmuş, varsa yoksa TOKİ üzerinden her yeri betona dönüştürmek. Giresun’da selin yarattığı felaket bu betonlaşmanın sonucudur.

İnsan toplumsallığı milyonlarca yıl boyunca iktidar ve devlet olmadan demokratik toplum, ekolojik toplum ve ekonomik toplum olarak doğrudan demokrasi ile kendi kendisini yönetmişti. Yukarı Mezopotamya’da Ana Kadın etrafında yaşanan insanlığın bu komünalitesinin yanı başında M.Ö. 4000’lerde başta Ur, Uruk olmak üzere kentlerin oluşmaya başlamasıyla tarihi sapma yaşanmaya başlar. Kentten iktidara, oradan devletleşme ile devam eden son altı bin yıl boyunca insanlık toplumsal, siyasal, kültürel, ekolojik ve kadın kırımını hep yaşadı, yaşıyor.

Bu kırımların en acımasızcası ve geriye dönülmez olanları sanayi devrimi sonrasında topluma yaşatılır. Bu süreçte iyice palazlanan burjuvazi el koyduğu sermaye, iktidar gücü sayesinde kabına sığmaz olur. Egemenliği altındaki coğrafyanın yer altı ve yerüstü zenginliklerine el koyuyor, onu az maliyet ve ucuz iş gücü için belirli merkezlere sevk ederek onları işliyordu. Ucuza mal ettiği bu işlenmiş metaı yüksek kârlarla satarak gücüne güç katıyordu. Kırda, kırsalda yaşayan toplum kesimlerini yoksul ve muhtaç bıraktırarak onları kente göçe zorluyor, satın alınabilir ucuz iş gücü oluşturuyordu.

Eşitsiz gelişme yasasını bilerek ve isteyerek kent lehine devreye koyan kapitalist modernite önüne geçilmez mega kentlere neden oluyordu. Her şeye alınıp satılan mal mantığı ile yaklaşan kapitalizm doğaya, eko-sisteme kendi özel mülkiyeti anlayışı ile yaklaşmış, tüketim ekonomisinin parçası haline getirmiştir. Nehirler üzerine barajlar, akarsular üzerine HES’ler kurarak, verimli arazileri sular altında bırakarak, yerelin eko-dengesi ile oynayarak, flora ve faunasını yok ederek, Nükleer Santraller ve fosil yakıtlarla küresel ısınmanın ve ekolojik kırımın yaşanmasına neden oldu.

Kapitalist modernitenin doğayı ve eko-sistemi tüketen zihniyetinden Türk ulus devleti de geri durmadı, durmuyor. Kentleşme sürecinde kırda yaşayanların Kürt ve Raya(Rêya)- Heqî inanç sahipleri olması onlar için bulunmaz fırsat demekti. Yüzyıl öncesinde kırda yaşayanlar nüfusun yüzde 85’ini oluştururken, bugün bu oran kent lehine dönüşmüş, giderek büyük sorun yumağı haline gelmiştir. Giresun gibi küçük ölçekli bir kentte bile kısa süreli yağmur kenti yaşanmaz kılmış, onlarca ölü ve yaralı geride bırakmışsa sorunun vahametini varın siz düşünün. Bundan ders çıkarması gereken iktidar sahipleri, ”Toprak suya doydu. Ondan böyle oldu.” diye biliyor. Toprak suya neden doyar ve toprağın derinliklerine işlemez. Çünkü inşaat için doğayı katlettiniz. Güzelim doğanın yeşili yerine betondan devasa binalar diktiniz.

Son yirmi yılda tüm sektörlere nerede ise kilit vurmuş, varsa yoksa TOKİ üzerinden her yeri betona dönüştürdünüz. Tarım ülkesi Türkiye’de patates, soğan, buğday başta olmak üzere temel gıdayı dışarıdan ithal eder oldunuz. Tarım ve hayvancılık coğrafyası olan Kürdistan ovaları sular altında, dağları, bayırları bombalar altındadır. Köyler ya boşaltılmış ya da yaşanmaz kılınmıştır. Canını kurtarmak adına kendisini kente atanlar, kent varoşlarında açlık ve yoksullukla terbiye edilmek istenmektedir. Kentler adeta devasa güç biriktirme karargahlarına dönüştürülmüştür. Kentin çeperinde yoksulluk ve açlık kol gezerken merkezinde iktidar zigguratları yükseldikçe yükselmeye devam ediyor. Açlık nedeni ile ölüm ile karşı karşıya kalan bir milyar insana çare olmak yerine kapitalist modernite kâr, iktidar ve sermaye birikiminin hegemonyası ile her gün kanser hücresi gibi her yanımız sarıyor, hastalık ve kötülük üretiyor.

İnsanlığa yaşatılan bu ekolojik yıkım sonucudur ki son Covid-19 salgınında 25 milyon insan hastalığa yakalanmış, bunlardan bir milyona yakın insan hayatını kaybetmiştir. Her gün mevcut canlı türleri yok olurken yeni türler ile yeni hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Çoklu kimliklerimize ve çoklu kültürlerimize yasak getiren, inkar eden, yetinmeyip imha eden ulus devlet her gün topluma fuhuşu, kumarı, madde bağımlılığını dayatıyor. İktidar karargahlarına dönüştürdüğü kentlerde insanlar nefessiz ve takatsiz kalmışlardır. Hava, su, toprak ve güneş döngüsü engellenmiş, eko-sistemin kendisini sürdürebilmesi zincirinin halkaları ile oynama hakkını kendisinde görmüştür kapitalizm. Her yer asfalt, her yer betonken yağan yağmur nereye nasıl akacak ki? Dere yataklarına binaları konduran, nehirlerin ve denizin bağrına çektiğiniz bentler sayesinde su akacak doğal mecrasından yoksun bırakılmışsa, kendisine akacak, bütüne varacak bir yolu elbette bulmak zorundadır. O durumda da sizin betondan duvarları aşmak, kentleri ve iktidarları sarsmak durumundadır.  

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.