Öfkeden Örgütlenmeye-3-

  • Çeyrek yüzyılın hiçbir büyük dalgası bir ideoloji etrafında doğmadı; hepsi bir rahatsızlıktan doğdu. Dosyanın son bölümünde, rahatsızlık temelli ittifakları ve Önder Abdullah Öcalan'ın bu dalgalardan önce kurduğu perspektifi, Birinci Komünal Enternasyonal'in imkanıyla birlikte tartışıyorum.

SİNAN CUDİ

Daha önceki bir yazıda bugünün toplumsal hareketlerinin artık yalnızca ideolojik ya da güç dengesine dayalı ittifaklarla şekillenmediğini yazmıştım. Önerim, ittifakın merkezine örgütü değil sorunu koymaktı: "Burada öne çıkan konu ittifakın kendisi değil, çözülmesi gereken sorun ve bu çözüm iradesini gösteren herkes ile kurulacak olan ilişki oluyor." Bu formüle "rahatsızlık temelli ittifaklar" adını vermiştim. Bilanço, formülün güçlü yanını doğruluyor. Bir sebze arabası, bir bilet zammı, kesilen su, satılan, özelleştirilen kaynaklar, okulun dökülen sıvaları: Dalgaların hiçbiri bir programla başlamadı. Laclau'nun "eşdeğerlik zinciri" de aynı olguya işaret eder; karşılanmayan farklı talepler ortak bir karşıtlık etrafında birbirine eklemlenebilir. Rahatsızlık temelli ittifak bir adım daha atıyor ve eklemlenmenin zemini olarak bir lideri ya da partiyi değil, çözülecek sorunu ve onu çözecek kurumları öneriyor.

Ortak karşıtlık: Devlet ve iktidarın uygulamaları

Rahatsızlıkları paradigmamızın üç ekseni etrafında toplamalıyız: demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü. Bunlara, Norveçli barış araştırmacısı Johan Galtung'un ayrımıyla çatışmanın yokluğu anlamında değil ama yapısal şiddetin ortadan kalkması anlamında barışı eklemiştim. Demokratik ekseni ise geniş tanımlamıştım: devletin ve iktidarın uygulamalarından rahatsız olan herkes.

Bu tanımdan bakınca dalgaların tamamının temel karşıtlığı bu eksende toplanıyor. Bilet zammı, akaryakıt vergisi, kemer sıkma bütçesi, çürüyen okul binası, kesilen su; hepsi devletin birer uygulaması. Arjantin'den Kenya'ya geçim ve kamusal hizmet rahatsızlığı, Arap Baharı'ndan Sırbistan'a temsil ve yolsuzluk rahatsızlığı, Tişrin'den Myanmar'a devlet ve milis şiddeti rahatsızlığı aynı karşıtlığın farklı yüzleri. Ekolojik ve kadın özgürlükçü dalgalar da doğrudan bir devlet uygulamasını hedef aldı: Gezi'de rant projesini, Cochabamba'da suyun özelleştirilmesini, İran'da ahlak polisini. Bu, demokratik ekseninin "hem kurucu hem bağlayıcı" yönünü doğruluyor.

Önder Apo'nun Özgürlük Sosyolojisi'nde saydığı on iki toplumsal sorun "İktidar ve Devlet Sorunu" ile açılır, "Toplumun Barış ve Demokrasi Sorunu" ile kapanır; arada ekonomi, ekoloji, cinsiyetçilik, kentleşme, eğitim ve militarizm yer alır (DUM III, s. 85–129). Dalgaların tetikleyicileri bu listenin neredeyse her başlığına denk düşüyor. Sorunların ortak kaynağı da adlandırılmıştır: "baskı ve sömürü tekellerinin birleşik etkileri, egemenliği ve sömürgeciliği" (DUM III, s. 129).

Dalgaların çoğunun takıldığı yer burası. Karşıtlık bir hükümete ya da kişiye indirgendi: "Rama gitsin", "Hasina gitsin", "Buteflika gitsin". Hükümet düştü, devlet ve iktidar formu yerinde kaldı, döngü yeniden başladı. Demokratik eksenin geniş tanımı karşıtlığı tek bir yönetime değil, iktidarın uygulama biçiminin kendisine yöneltiyor. 2026'da Sırbistan öğrencileri bu döngüyü kırmanın bir yolunu gösterdi: Programları kişileri değil, iktidarın tekelleşmesine imkân veren kuralları hedef aldı. Karşıtlık bir isimden bir yapıya yöneldiğinde öfke de bir kuruluş programına dönüşebildi.

Rahatsızlıktan soruna

Krastev ve Gurri, eylemcilerin neyi istemediklerini bildiğini ama olumlu bir tasavvurları olmadığını söylüyordu. Rahatsızlık temelli ittifak bu teşhise doğrudan yanıt veriyor. Rahatsızlık ittifakın kendisi değil, başlangıç noktası. İttifak, rahatsızlık bir sorun tanımına ve o sorunu çözme iradesine dönüştüğünde kuruluyor. Dalgaların takıldığı yer tam da bu ikinci adım: Öfke "hepsi gitsin"de kalıyor, "neyi birlikte çözeceğiz" sorusuna geçemiyor. Kalıcı iz bırakanlar bu geçişi yapabilenler oldu; Sudan komiteleri ekmek rahatsızlığını demokratik bir şarta, Commercy akaryakıt rahatsızlığını bir meclisler meclisine bağladı.

Önder Apo'nun ittifak anlayışı bu geçişi farklılıklar üzerinden kurar: "Her devrim bir ittifaktır." Ve ekler: "Farklı milliyetler ve sınıflardan gelmek ittifakların önünde engel değildir. Bilâkis ittifaklar bu farklılıkların sonucu olarak daha da önem kazanırlar" (DUM V, s. 248–249). İttifakın öznesi de dalgaların öznesiyle örtüşüyor: Kapitalist tekelle uzlaşan küçük bir kesim dışında kalan "tüm işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar, zanaatkarlar, çocuklar, kadınlar" toplumun belkemiğidir (DUM III, s. 98). Bilançoda sokakları dolduranlar tam olarak bunlardı.

Rahatsızlık kendi başına nötr bir enerji. Brezilya 2013'ten Avrupa'nın göç ve asayiş tartışmalarına kadar aynı rahatsızlık sağ tarafından da örgütlenebiliyor. Ayırt edici olan, rahatsızlığın neye yöneltildiği. Sağ onu bir "dışarıdakine", göçmene ya da azınlığa yöneltiyor; rahatsızlık temelli ittifak ise bir yapıya, yani iktidar ve sömürü tekellerine. İttifakın ölçütü olan "demokratik uyum ve toplumsal katılım kapasitesi" bu iki yönelimi birbirinden ayıran sınır oluyor. Bilançonun eklediği bir şey daha var: 2022 sonrası dalgaların öznesi açıkça gençler. Geleceği kapanmış gençlik üç eksenin her birini kesen bir rahatsızlık alanı; plenum, liderliksizlik ve dijital koordinasyon ise komünal modelle en somut temas noktaları.

Dalgalardan önce kurulan perspektif

Önder Apo'nun perspektifi bu dalgalara sonradan verilmiş bir tepki değil; onlardan önce kurulmuş bir kriz tanısı ve örgütlenme önerisi. Demokratik Uygarlık Manifestosu, dalga döngüsünü açan 2008 finans kriziyle aynı yıl İmralı'da yazılmaya başlandı. 2011 dalgası Kahire'de, Madrid'de ve New York'ta meydanları doldururken Temmuz 2012'de Rojava'da öz yönetim kuruldu. Üçüncü dalga Paris'ten Santiago'ya uzanırken, Eylül 2018'de Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ilan edildi. Dördüncü dalga Dakka'dan Katmandu'ya yayılırken, 27 Şubat 2025'te Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı İstanbul'da kamuoyuna okundu, PKK Mayıs 2025'teki 12. Kongresi'nde feshini karara bağladı ve Birinci Komünal Enternasyonal önerisi gündemimize girdi.

Dalgaların en zayıf halkası anlamlandırmaydı. Manifesto bu dili önceden kurmuştu: Kriz tek bir hükümetin değil, kapitalist modernitenin ve ulus-devlet biçiminin krizidir. "Temel çelişki devlet tekelli uygarlıkla devletleşmemiş toplumun demokratik uygarlığı arasındadır" (DUM II, s. 223). Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu bu ayrımı örgütlenme diline taşır: "Sınıfa karşı sınıf savaşımı yerine, devlete karşı komün ikilemini ikame ettik." "Rama gitsin" düzeyinde kalan karşıtlık bu tanıyla iktidarın uygulama biçiminin kendisine yönelebiliyor. Yatayların devlet eleştirisi ile örgütçülerin süreklilik ihtiyacı arasındaki boşluğu da bu ikilem dolduruyor.

Model: Rojava ve komün

Bilanço iki tuzak göstermişti: Ya kurum hiç kurulmuyor ya da kuruluyor ama devletin içinde eriyor. Rojava üçüncü yolu denedi; kurum var ama devletten özerk. Komün en temel siyasal birim olarak kuruldu, üstünde mahalle, kasaba ve kanton meclisleri yer aldı, her görevin bir kadın eş başkanı oldu. Temmuz 2025 itibarıyla bölgede 3.950 komün, 152 kasaba meclisi ve 36 kent meclisi bulunuyordu. Aynı 2011 dalgası Mısır'da darbeyle, Libya'da ve Yemen'de savaşla kapanırken bu coğrafyada on yılı aşan bir toplumsal yapı doğdu.

Bu modelin sınanması sürüyor. 10 Mart 2025'te Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam'daki geçiş hükümeti arasında entegrasyon anlaşması imzalandı; Ocak 2026'daki saldırının ardından 18 Ocak'ta yeni bir ateşkes ve entegrasyon anlaşması açıklandı; 25 Ağustos 2026'da SDG'nin Suriye devletine katıldığını ve feshedildiği duyuruldu. Komünal yapının bu süreçte ne ölçüde korunacağı açık bir soru. Devlet dışı kurumların devletle ilişkiye girmek zorunda kaldığı anda özerkliklerini nasıl koruyacakları sorusu bugün en somut biçimiyle burada soruluyor; devletle müzakere aşamasına gelen her toplumsal hareketin sorusu da bu.

Önder Apo komünü bir yönetim biriminden fazlası olarak görür: "Ulus-devlet nasıl kapitalizmin silahı ise, halkların kurucu ilkesi ve silahı da komündür." Bu ilkenin dalgaların tetikleyicileriyle bağını da Manifesto kurar: Demokratik modernitenin sacayakları "sadece teorik bir program değil, günlük ekmek-su kadar pratik ihtiyaç haline gelmiştir." Sudan'da ekmeğin, Madagaskar'da suyun ateşlediği öfke ile bu cümle arasındaki yakınlık bu nedenle tesadüfi değil.

Yöntem: Demokratik siyaset ve hukuk

Dalgaların çoğu güvenlikçi bastırmayla kapandı; bastırma da meşruiyetini "asayiş" ve "dış güç" çerçevesinden aldı. 2025'te öne çıkarılan yöntem bu zemini hedef alıyor. Çağrı, silahlı mücadelenin kökünü bilançonun işaret ettiği yere bağlar: "PKK'nin güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır." Ardından yöntemi koyar: "Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir." Bu teşhis her dalga için geçerli: Demokratik siyaset kanalları kapandıkça öfke ya meydanda patlıyor ya silaha dönüşüyor; Myanmar bunun en acı örneği.

Manifesto yöntemi strateji ve taktik olarak ayırır. Strateji demokratik siyasettir ve kapsamı olağan siyasetten çok geniştir: "Toplumun siyasileştirilmesi, komünleştirilmesi, bunun için de her türlü bilinçle örgütlenme, sağlıktan tut spora, ekonomiden tut seçimlere kadar yapılan faaliyetlere demokratik siyaset diyoruz." Taktik ise hukuktur: "Stratejinin siyasetteki gerçekleşmesi hukukla olur. Hukukun temeli haktır" ve hukuk "aynı zamanda bir öz savunma alanıdır." Bu yaklaşım tartışmanın iki kanadını birleştiriyor: Yatayların istediği gibi toplumun kendisini örgütlüyor, örgütçülerin istediği gibi bu örgütlenmeyi kalıcı güvencelere bağlıyor. Şili bunun hem önemini hem sınırını gösterdi; anayasa kapısı açıldı ama alttan örgütlü bir toplum taşımadığı için iki kez sandıkta düştü. Manifesto'da hukuk, komünleşmiş bir toplumun taktik aracıdır, onun yerine geçen bir araç değil.

Enternasyonal için

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu enternasyonali bir buluşma olarak tarif eder: Yeni teorik açılımların "dünyanın farklı alanlarında yaşanan arayış ve mücadele deneyimleriyle buluşması." Bu dosyayı o deneyimlerin son çeyrek yüzyılda nerede ve nasıl yaşandığının bir haritası olarak okumayı öneriyorum.

Dalgaların hemen hepsi temsil iddiasındaki her yapıyı reddettiği için yeni enternasyonal tek bir merkezi özneye dayanamaz; kadın hareketleri, gençlik ve öğrenci kolektifleri, komün ve kooperatifler, ekoloji mücadeleleri, barış inisiyatifleri eşdeğer ve özerk bileşenler olmalı. Rojava dahil hiçbir deneyim kendini model olarak dayatarak bu hareketlerle ilişki kuramaz.

Bilançoya dayanarak iki ilke eklemek istiyorum. Birincisi süreklilik ve hafıza: Sırbistan öğrencileri "örnek alacak kimsemiz yok" derken aslında bu hafızanın kendilerine ulaşmadığını söylüyordu. Enternasyonalin asıl katkısı dalgaların söndüğü yerde deneyimi ve bağları taşımak olabilir. İkincisi sorun merkezlilik: İlişki kimlik ya da ideoloji üzerinden değil, ortak sorunun tanımı üzerinden kurulmalı.

Muhataplar da belli. Sudan'ın direniş komiteleri yazılı bir devrimci şart deneyimi taşıyor, Sırbistan'ın plenumları doğrudan demokrasi deneyimi. Commercy'nin meclisler meclisi ile Rojava arasında bir kez kurulmuş bağ yenilenebilir. Şili'nin halk toplantılarından kalan ağlar anayasa mücadelesinin ve yenilgisinin derslerini, "Jin, Jiyan, Azadî" çevresinde oluşan kadın ağları sınır aşan bir dili, Arjantin'in işçi yönetimindeki fabrikaları komünal ekonominin yirmi yılı aşkın pratiğini taşıyor. Kenya'dan Nepal'e Z kuşağı hareketlerinde ise hız ve cesaret var, anlam ve kurum eksik; tam bu yüzden en önemli muhataplar onlar.

Riskler de bilançoda yazılı. Merkezleşme, dalgaların reddettiği temsil ilişkisini yeniden üretir. Fon-proje mantığı, enternasyonali bir küresel savunuculuk platformuna çevirir ve "dış güç" anlatısına malzeme sunar. Sağ, aynı rahatsızlıklara çoğu zaman soldan önce ulaşıyor. Bir risk de içeriden geliyor: Hareketlerin kendi kurumları, kazandıkları meşruiyeti koruma kaygısıyla bu dalgalara mesafe koyabiliyor. 2026 sonbaharında Avrupa'daki bir Kürt kurumunun Fransa'daki eylemlere ilişkin ilk açıklaması, gençlerin taleplerine ve haftalardır süren polis şiddetine değinmeden yağmayı "en sert şekilde" kınamak ve sükûnet çağrısı yapmak oldu. Kürt özgürlük hareketinin Gezi'den sonra verdiği özeleştiri tam da bu refleks içindi: Doğal bir müttefik, en kritik anda yalnız bırakılmıştı. Güvenlikçi bastırma ise dalgaların çoğunu kapattı; demokratik siyaset ve hukuk temelli mücadelenin enternasyonal düzeydeki karşılığı, bastırılan hareketler için karşılıklı hukuki ve siyasi savunma olabilir.

Sonuç

Çeyrek yüzyılı tek cümlede toplayabilirim: Öfke iktidarları devirmeyi öğrendi, yerine ne koyacağını henüz öğrenemedi. Önder Apo'nun 2008'den bu yana geliştirdiği perspektif bu eksiğe doğrudan yanıt veriyor: krizi tanımlayan bir bilim, rahatsızlığı komüne bağlayan bir örgüt, demokratik siyaset ile hukuku birleştiren bir yöntem. Birinci Komünal Enternasyonal'in imkanı, bu üçünü meydanlardaki öfkeyle buluşturabilmesinde yatıyor. Bu satırları yazarken Paris'te liseliler hâlâ sokakta, Tiran'da öğrenciler istifa talebinden vazgeçmiyor, Belgrad'da ise iki yıl meydanda kalan bir kuşak sandıkta iktidarı devirdi. Öfkenin kurmayı da öğrenip öğrenmeyeceği sorusu artık soyut değil. Muhataplarımız bizi beklemiyor; kendi yollarını arıyorlar. Onlarla buluşmak için önce kendi aramızda bu tartışmayı başlatmamız gerekiyor.

Fotolar:AFP