Savaş ve süreç
Suat BOZKUŞ yazdı —
- Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’na doğrudan katılmayan Amerika, Üçüncü Paylaşım Savaşı’nda en önde görünüyor. Sanki yüz yıllık kayıplarını telafi etmek ve hegemonyasını tescil ettirmek istiyor.
Çözüm süreci çalışmaları sürerken ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı başladı. İran’ın buna kendince cevap vermesi de savaşı bölge ülkelerine yaymaktadır. Bir yandan AB devletlerinin farklı yaklaşımları, bir yandan da Rusya ve Çin gibi büyük devletlerin dolaylı tavırları sahaya yansımaktadır. Bütün dünya nefesini tutmuş, bu kanlı boğazlaşmayı endişeyle seyretmektedir.
Birinci Paylaşım Savaşı, Ekim Devrimi'nin patlaması ve dünyayı saran İspanyol gribinin yarattığı yıkımın da etkileriyle erken bitirildi. Ancak kısa sayılabilecek bir süre sonra, savaş sonuçlarına razı olmayan Almanya’nın Hitler liderliğinde saldırıya geçmesiyle İkinci Paylaşım Savaşı başladı.
İkinci Paylaşım Savaşı ise Kızıl Ordu’nun zaferi ve Hitlerciliğin ezilmesiyle sonuçlandı. O günden sonra ABD önderliğindeki NATO ve SSCB liderliğindeki Varşova Paktı olmak üzere dünya iki kampa bölündü. Çin Devrimi sonrası kurulan ÇHC de emperyalizme karşı bir odak oluştursa da 1990 yılında Varşova Bloku dağılana kadar her şey bu iki kutbun çekişmesi ve yarattığı nükleer denge şartlarında şekillendi. BM ve bütün uluslararası kurumlara yön veren bu denge oldu. Sömürgeler sisteminin yıkıldığı bu dönemde kurulan birçok yeni devlet de BM üyesi olunca, BM’de sayısal egemenlik NATO karşıtlarından ve bloksuz, bağımsız devletlerden yana oldu.
Varşova Paktı dağıldıktan sonra gündeme gelen; artık kutupların dağıldığı, çelişkilerin ve savaşların sona erdiği, sonsuz barış çağının başladığı gibi safsatalar kısa sürdü. Çok kutuplu dünya derken ABD ve müttefikleri tek kutuplu bir dünya yaratmaya yöneldi. Bu nedenle artık sonsuz barış çağının başladığı söylenirken her şey ters yüz oldu. Balkanlar’daki savaşlarla başlayan kanlı çatışmalar Ortadoğu’nun birçok bölgesinde sürerken şimdi de İran’a yönelik saldırı olarak gündeme gelmiş bulunuyor. Özellikle Trump iktidarıyla yeni bir dönem başladı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşılık Amerika da Grönland bahanesiyle Kanada’dan başlayıp Meksika’ya kadar her yere el atıyor. Venezuela’dan sonra sıra İran’a gelmiş bulunuyor. İran’daki halklara kan kusturan mollaların dikta rejimi de sallanmaktadır.
Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’na doğrudan katılmayan Amerika, Üçüncü Paylaşım Savaşı’nda en önde görünüyor. Sanki yüz yıllık kayıplarını telafi etmek ve hegemonyasını tescil ettirmek istiyor. Bu amaçla her fırsatı değerlendiriyor.
Bu şartlarda diğer devletlerin ve halkların tutumu önemlidir. Onlar ya kendi bağımsız yollarını çizecek ya da ABD’nin yeni projelerinde konu mankeni olacaklardır. Burada üçüncü yol çözümü gündeme gelmektedir.
Kürtler ile Türkiye arasındaki çatışma sürecine son verip barışçı ve kalıcı bir çözümü amaçlayan yeni süreç de bu açıdan çok önemli bir aşamaya gelmiştir. Bu süreç ya kalıcı barış ve demokratikleşme yönünde gelişecek ya da büyük savaşın bir cephesi olarak yıkımla sonuçlanacaktır.
Bu ihtimallerin hangisinin gerçekleşeceği ise tamamen halkların siyasi mücadelesine bağlı olacaktır. Bu nedenle her ne sebeple ve gerekçeyle olursa olsun çözüm sürecine karşı çıkan ve sabote edenler, bu yıkımın taşeronları olarak tarihe geçecektir.
Kürtler, 20. yüzyıldaki iki büyük paylaşım savaşının kurbanı oldular. Bunda birçok nedenin yanında Kürt siyasi liderlerinin tarihî akışın yanlış yerinde durmaları büyük rol oynadı. Bugünkü siyasi çözüm siyaseti başarıya ulaşırsa hem kendileri kazanacak hem de bölge halklarına kazandıracaklardır. Bu zeminde halkların kardeşliğine de en büyük katkıyı yapmış olacaklardır.
