• Babasının tabutundan ayrılmanın, yaşamdan kopmanın diğer adı olduğunu iyi bilir madenci çocukları. Sarı saçlı çocuk da ayrılamıyor babasının tabutundan; kabullenemiyor ölümü.
  • Sarı saçlı çocuğun fotoğrafına bakarken Kürdistan’da devlet dersinde öldürülen çocuklar düştü aklıma. Dağlarda koyun otlatırken ya da sokakta oynarken katledilen çocuklar.
  • Ne işçi çocuklarının acıları gömülebilir o tabutlarla ne de Kürt çocukların yaşadığı acıları azaltır gömüldükleri topraklar.  Kardeşlerinin özgürlük ve adalet arayışında büyür onlar. 

NUBAR OZANYAN

Soma’da 301 maden işçisinin acısı hafızalarda halen taptaze dururken 5 işçinin benzer koşullar ve nedenlerden dolayı katledilmesi, aile ve yakınlarını derin hüzne boğarken madencilerin sessiz ve derin öfkesini büyütüyor. Cinayeti, kaza; katliamı, kader diye anlatmaya çalışan Türk muktedirlerin "fıtrat" söylemleri, gerçeği örtbas etmeye yetmiyor. Yırtık ve kaba bir pelerin gibi duran "fıtrat" söylemi, mevcut sömürü ve yağma düzeninin çirkinliğini örtemediği gibi yer altına inip bir daha gün yüzüne çıkamayan madencilerin sayısını da silemiyor. Yeryüzüne çıkan her kara elmas parçası, madencilerin tabutuna çakılan kara bir çivi oluyor.

Her iş cinayetinde olduğu gibi 5 emekçinin yaşamını yitirdiği bu olayda da her düzeydeki yetkili muktedirlerin işçilere yapmış oldukları cinayetleri kabullenmeleri yönündeki telkinleri ile buna karşı sorumluların açığa çıkarılıp cezalandırılacağı söylemleri de inandırıcılığı ve karşılığı olmayan boş vaatler olarak yankılanıyor.

Ne yazık ki son olmayacağını bildiğimiz bu cinayet ile bir kez daha tabut oldu kara elmas. Bir kez daha gözümüze soktu babasının tabutunun başından ayrılmayan 13 yaşındaki çocuğun gözü yaşlı görüntüsü sömürü ve zulüm sisteminin ne kadar adaletsiz olduğunu. İyi bakın bu küçücük bedeniyle tabutun başından ayrılmayan çocuğa; sistemin adaletsizliği yanında ateşin düştüğü yeri yaktığının da fotoğrafıdır o. "Unutma beni!" diyor vicdan ve onur sahibi tüm insanlara, unutma bu yaşta babamı elimden alan bu acımasız kapitalist düzeni.

Sarı çocuk öfkesi

En naif gözlerdir çocuk gözleri, gökyüzü kadar berrak. Hiçbir göz, onların gözleri kadar saf, temiz ve masum olamaz. Eğer kan çanağına dönmüşse o gözler, yaş doluysa hâlâ, bilin ki o çocuğun yaşadığı acının büyüklüğünü, derinliğini ölçebilecek bir alet icat olunmamıştır daha. Tıpkı babasının tabutunun başından ayrılmayan bu sarı saçlı çocuk gibi.

Babasının tabutundan ayrılmanın, yaşamdan kopmanın diğer adı olduğunu iyi bilir madencilerin çocukları. Bu nedenle ayrılmak istemiyor o da babasının tabutunun başından. Babalarının ölümüne inanmayan tüm diğer çocuklar gibi o da  inanmıyor, kabullenemiyor babasının ölümünü. Gözlerinde hiçbir şeyin silemeyeceği derin bir acı.

Derin derin bakan acılı gözleri ile babasını arıyor o, onun gaspedilen emeğini. Bir de gelmeyeceğini bildiği adaleti. Söyleyin muktedirlerin hangi sahte sözleri silebilir onun kalbindeki derin öfkeyi? Hangi vicdan duyarsız kalabilir gökyüzüne ulaşan feryadına?

Bir gün, mutlaka anlayacaktır o da, babasını elinden çalan sistemin “kader” olmayıp azgın sömürü sistemi olduğunu. Anladığı anda, çocuk yüreğine tohum olup düşen bu öfke dolu bilinci kuşanıp babasız kalan tüm çocuklar adına hesap sormak için dikilecektir kâr hırsından başka bir şey olmayan kapitalist sömürü sisteminin karşısına.

Ne fıtrat ne de kaza

Çok değil, 12 yıl geçti 301 madencinin katliamının üzerinden. Şimdi de aynı yerde bir başka "iş cinayeti" adı altında bir katliam daha yaşandı. 5 emek insanının, 5 madencinin daha kapkara oldu kara madenin altında kalanların bedenleri.

Hiç de tesadüfi değil 13 Mayıs 2014'te Soma’da yaşanan katliamın ardından Erdoğan’ın "Bu işin fıtratında var" sözü. Onun görevlerinin başında gelir; bu tür cinayetlerin  sorumlularını aklayarak yaşananları kadere yüklemek. Hem işçi katliamlarını hem de organize hırsızlıkları normalleştirmeye çalışan bir iktidardır Erdoğan iktidarı. İşçilere ölümü, yandaşlarına ve ailesine milyarlarca liralık hırsızlıkları reva gören bu komprador burjuva iktidar, utancın ve adaletsizliğin dipsiz kuyusunda debelenmektedir. Ne işçinin ne de işçi sağlığının önemi vardır onlar için. Gözlerini kör, vicdanlarını sağır etmiştir sınırsız kâr hırsı; manipüle edilmiş milyarlık hırsızlıklar ve çökülmesi gereken yeni yeni zenginlikler. 

Ne kaza ne de tesadüfidir bu işçi ölümleri. Patronun kârını işçinin yaşamından daha kıymetli ve üstün tutan, adına kapitalizm denilen bu ölüm var oldukça devam edip gidecektir bu işçi ölümleri.

Onur, vicdan ve dik durmak

Aslında her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor. Hiçbir şey gizlenmeden, aleni, gözlerimizin içine baka baka. Bırakın bu cinayetlerin gerçek sorumlularını açığa çıkarıp yargılamayı, vergilerden de muaf tutularak adeta ödüllendirildiklerini görüyoruz. Onların bu sömürü ve zulüm iktidarı böyledir. Elbette, vardır bu olaylarda da ilk elde gözden çıkarılabilecek göstermelik bir kaç kişi; maaşlı işletme müdürü, yardımcısı, vardiya amiri, mühendis, iş sağlığı müdürü vb. Ya işletme sahipleri, ya büyük ortaklar, büyük patronlar? Gözaltına bile çağrılamaz onlar. Hazırdır yandaş bilirkişiler, "işçi hatası’’ diye yazarlar raporlarında hep bir kalemden. Katliamın üzeri örtülür el birliğiyle. Ellerinde tuttukları basın aracılığıyla "kader" olarak yazılmaya devam eder işçi ölümleri büyük puntolarla.

Güzel şeylere de tanık oluyoruz tabii bu arada. AKP-MHP iktidarı, bu işçi cinayetlerini, gelmiş geçmiş en büyük soygun olan “Fon” dolandırıcılığını ve yapmış oldukları diğer hırsızlıkların üstünü örtüp ne kadar unutturmaya çalışırlarsa çalışsınlar kendilerini özgür ve bağımsız gazeteci olarak tanımlayan bir avuç insan da çıkıyor tarih sahnesine. Her türlü baskıya, gözaltılara, tehditlere rağmen "Yalanlara inanma,  yapılanları unutma!’’ diyerek gerçeği yazmaya, gerçeği anlatmaya çalışıyor onlar da.

Bunun için ne öyle büyük teorik bilgilere ihtiyaç vardır ne de sosyalist düşüncelerle tanışmış olmaya. İnsanlık onurunu her şeyden üstün tutan, vicdanını kaybetmemiş, haksızlıklara tahammülü olmayan bir yürek, eğilmeyen bir baş, satılmayan bir kalem olmak, kısacası gazetecilik mesleğinin hakkını vermek yeterlidir. Onlara daha çok kulak vermeli, seslerine katmalıyız seslerimizi. Biliyoruz ki; onur ve vicdan sadece kendinize karşı yapılanlara değil, başkalarına yönelik olan kötülük ve haksızlıklara karşı da dik durmak ve tavır almak demektir. 

Adalet çığlıklarında büyüyenler

90 milyarlık AKP iktidarının fon hırsızlığı ayyuka çıkıp herkesin bildiği yöntemlerle gerçekleşirken yozlaşma gizemli senaryolarla normalleştirilmeye çalışılıyor yine. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, AKP iktidarını profesyonel bir hırsızlık, dolandırıcılık ve her türlü zenginliklere çökme sistemi olduğunu gizleyemiyorlar yine de.  Sadece çökme sistemi mi? Aynı zamanda acımasız bir işçi, emekçi, Kürt ve Alevi düşmanlığıdır da AKP iktidarı. Kadına düşmandır, çocuğa düşman, fakire düşman, emekçiye, üreticiye, köylüye, doğaya düşman. Onca katliamları düzenleyen ölü bir sistemdir. 

Soma’da babasının tabutuna bakıp ağlayan sarı saçlı çocuğun fotoğrafına bakarken Kürdistan’da devlet dersinde öldürülen çocuklar düştü aklıma. Dağlarda koyun otlatırken ya da sokakta oynarken katledilen çocuklar. Aynı sistemin kurbanı değil mi batıdaki babasız bırakılarak açlığa yoksulluğa mahkum edilen bu emekçi çocuklar ile Kürdistan’da daha gün yüzü göremeden,  anne karnında katledilen o Kürt çocukları?

Hala hafızalardadır, 3 Ekim 1993’te Vartinis’te yaşanan. Bir baba, hamile bir anne ve 7 çocuğunun diri diri yakılarak katledilen ailenin dramı. Kim verecek daha doğmamış o bebeğin hesabını?

Ne işçi çocuklarının acıları gömülebilir o yaşlı gözlerle baktıkları tabutlarla ne de Kürt çocuklarının yaşadığı acıları azaltır gömüldükleri topraklar. Geride kalan kardeşlerinin özgürlük idealleri ve adalet arayışında büyümeye devam eder onlar.