- Biraz siyaseti takip eden ve siyasi tarihi bilen için bugün şaşırtıcı olan bir şey yok. Dün tüm bu hukuksuzlukların muhatabı Kürtlerdi, bugün ise artık iktidar merkezinin dışında yer alan herkestir.
CİHAN DENİZ
Türkiye, bayram tatiline Cumhuriyet Halk Partisi kurultayına ilişkin açılan davada verilen mutlak butlan ve Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması kararlarıyla girdi.
YSK’nın onayladığı bir kurultayın mahkeme kararıyla iptal edilmesi ve kanunla kurulmuş bir üniversitenin Cumhurbaşkanlığı kararıyla kapatılması, hukuksuzluk açısından birbirleriyle yarışan iki karardır.
Her ne kadar Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması kararı, bizzat iktidar blokunun içinden gelen tepkiler ve kararın uygulanmasının fiilen imkansızlığının anlaşılmasıyla bir iki gün içinde yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla kaldırılmış olsa da nasıl bir “düzen” içinde yaşandığını göstermesi açısından çok şey anlatıyor; en sıradan hakların bile nasıl birlerinin iki dudağının arasında olduğunu çok net olarak ortaya koyuyor.
Elbette bugüne bir günde gelinmedi.
Bugün yaşananlar bu coğrafya için ne ilk ne de yeni.
O yüzden de aslında iki karar açısından çok şaşırılacak, hayret edilecek bir şey yok.
Halkın seçtiklerinin uydurma gerekçelerle görevden alınarak yerlerine kayyum atanması, siyasetçilere yönelik komplo davaları bu coğrafyada ilk kez görülen bir durum değil. 2014 ve 2019 yıllarında yapılan yerel seçimlerde Kürt illerinde halkın çok önemli bir kesiminin oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının neredeyse tamamı görevden alınmış, yerlerine kayyum atanmıştı. Bu durum, Kürtler ve dostları dışında neredeyse herkese normal gelmiş; çok büyük bir tepki yaratmamıştı.
Aynı şekilde, 2016’da Türkiye siyasi tarihinde her zaman kara bir leke olarak kalacak bir “yöntemsizlikle”, o dönemin CHP’sinin de desteğiyle milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, Selahattin Demirtaş, İdris Baluken, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere çok sayıda HDP’li milletvekili tutuklanmıştı.
Daha öncesine gitmeden, sadece 2009'la başlayan “KCK” ve benzeri siyasi soykırım operasyonlarıyla binlerce Kürt siyasetçi gözaltına alınıp tutuklanmış, yargılandıkları göstermelik davalarda onlarca yılı bulan hapis cezalarıyla cezalandırılmıştı. Binlerce Kürt siyasetçi bu operasyonlarla hapse girerken bir o kadarı da yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı.
Bu coğrafyanın Kürt, sol, sosyalist siyasetler açısından bir partiler mezarlığı olduğu zaten tüm muhaliflerin malumu.
En son CHP’ye ilişkin verilen mutlak butlan kararıyla birlikte, herkesin haklı olarak diline pelesenk olmuş bir kavram var; siyasetin yargı yoluyla dizayn edilmesi. Neredeyse tüm siyasi partileri kapatılmış; binlerce yetişmiş kadrosu ya hapiste ya da yurt dışında olan Kürt demokratik siyaseti örneğinden daha çarpıcı ve yıkıcı bir bir siyasi dizayn örneği olabilir mi?
Bunlara ek olarak, sadece 2016 sonrasındaki OHAL dönemi ile birlikte Kanun Hükmünde Kararnameler ile yüzlerce dernek, vakıf, kültür merkezi, basın ve medya kurumu bir anda kapatılmıştı. Onlarca yıllık, emek, birikim, hafıza ortadan kaldırılmıştı.
Tüm bunlar bu toplumun gözü önünde olmuştu.
Bunlar olurken, bugün CHP’ye yapılanlardan rahatsız olanlardan hangileri o gün sesini yükseltmişti? Bırakalım tepki göstermeyi, bugün kendilerine dokunulduğu için sesi yükselenlerin, hepsinin olmasa da en azından bir kısmının dolaylı ve doğrudan desteğiyle bunlar olmuştu.
Bu hafıza tazelemesini yaptıktan sonra, bir de tüm bunlar olurken bir iktidar mensubunun ODTÜ’de sürmekte olan protestolara ilişkin söylediği “Cizre’ye nasıl girdiysek ODTÜ’ye de öyle gireriz” sözünü hatırlamakta fayda var. Aslında iktidar, her attığı adımda Kürtler üzerinden tüm coğrafyaya şekil verme niyetinde olduğunun işaretlerini veriyordu ama anlayana, anlamak isteyene.
Dolayısıyla da biraz siyaseti takip eden ve siyasi tarihi bilen birileri için bugün şaşırtıcı olan bir şey yok maalesef. Dün tüm bu hukuksuzlukların, adaletsizliklerin muhatabı Kürtlerdi, onun dostlarıydı, devrimcilerdi. Bugün ise artık bu coğrafyada, muhalif olmasına da gerek yok iktidar merkezinin dışında yer alan, hatta yeri geldiğinde iktidar bloku içindeki güç savaşında yanlış tarafta yer alan herkes de benzer bir kaderi paylaşma riskiyle karşı karşıyadır.
Burada söylenenler acıda ve hukuksuzlukta eşitlenmek, yani “bugüne kadar biz çektik biraz da siz çekin” demek için söylenmedi. Amaç, buraya bir günde gelinmediğini, bugünkü muhaliflerin bir kesiminin parçası olduğu bir birikim ve sürecin sonunda bu noktaya geldiğini hatırlatmaktır.
Bu, aynı zamanda tersten de çıkış yoluna işaret ediyor. Kürt sorunu bağlamında Türkiye siyasetinin en temel kurallarının başında gelen, “çözmeyen çözülür” diyalektiği, bugün hâlâ iş başındadır ve artık sadece siyasi iktidarları, siyasi partileri değil bildiğimiz şekliye bizzat siyaset yapısının kendisini aşındırıyor.
Elbette bu önüne geçilmez bir kader değildir.
Eğer bugün içinde yaşadığımız neredeyse tüm sorunlar, Kürt sorununda çözümsüzlüğün bir sonucu ise yapılması gereken, güçlü bir demokrasi ve barış cephesi örmek ve çözüm için daha güçlü mücadele etmektir.