Yeni ve güçlü bir başlangıç için
Cihan DENİZ yazdı —
- Bir devrimciyi, devrimci siyaseti, devrimci örgütü, düzen siyasetçileri, düzen siyaseti ve düzen partilerinden ayıran sevgisidir; tüm ezilen kesimlere, onlarda somutlaşmış hakikate duyduğu sevgidir.
CİHAN DENİZ
Afrikalı ünlü Hıristiyan filozof Aziz Augustinus, bundan yaklaşık 1600 yıl önce İtiraflar (13. kitap, 9. Bölüm) isimli eserinde insan yaşamına anlam ve yön verenin ne olduğunu açıklamak için şu sözü: “Ağırlığım sevgimdir.”
Sevgi, Augustinus için her şeyin merkezinde duran, insanın kim ve nasıl biri olduğunu belirleyen en kilit kavramdır. Augutinus’a göre insan, “düşünen”, “konuşan”, “alet yapan/kullanan” veya “siyasal/toplumsal” bir varlık olmaktan önce “seven” bir varlıktır. "Seven” bir varlık olarak insanın özünü ve kimliğini belirleyen de sevgisidir. O yüzden de başka bir eserinde “Herkes kendi sevgisidir” dediğinde bunu ortaya koyuyor.
Çok açıktır ki; Augustinus, burada özel bir kişiye veya belli nesnelere duyulan sevgiden bahsetmiyor, bunların çok ötesinde bir zihniyete duyulan sevgiden bahsediyor. İki sevgi vardır; Tanrı'ya duyulan sevgi ki bu Augustinus için doğru sevgidir ve dünyevi şeylere duyulan sevgi ki bu Augustinus için yanlış sevgidir. İnsanın kalbinde bu iki sevgiye aynı anda yer yoktur. Augustinus için ya insan tanrıyı nihai amacı olarak sever ve onu yaşamının merkezine koyar ve diğer her şeye ona göre değer verir ya da dünyevi şeyleri nihai amacı olarak sever ve tek derdi para, makam, erk, şehvet ve benzeri arzularını tatmin etmek olur.
Tam da burada yukarıda İtiraflar’dan alıntıladığımız söz anlamını buluyor. Augustinus “ağırlığım sevgimdir” dedikten sonra “beni nereye götürürse oraya çekilirim” diye ekliyor. Yani sevgi, tıpkı yerçekimi gibi insanı sevdiği şeye doğru çekiyor. Eğer insan dünyevi arzuları her şeyin üstünde seviyorsa ve hayatının temel amacı bunları tatmin etmekse doğal olarak, sevgisi onu bu dünyanın içine hapsedecektir; geçici olanı asıl olan gibi sevdiği için ruhu da buna göre şekillenecektir ve para, iktidar, mevkii, bedensel arzular, hakikat, adalet, erdem gibi değerlerin yerini alacaktır. Diğer bir ifadeyle yanlış sevgi, yani dünyevi şeyleri her şeyin merkezine koyarak sevmek, aslında kendi insanı kendi özünden uzaklaştırmakta ve onu kendi dışındaki dünyevi şeylerin esiri haline getirerek köleleştirmektedir. Tersine, sevgisini Tanrı’ya yöneltmişse, bu sevgi onu bu dünyevi arzuların ötesine doğru çekecek ve onu erdemli kılacak ve en önemlisi de dünyevi arzuların prangasından kurtararak insanı özgürleştirecektir.
Augustinus, bireysel olanın ötesinde toplumsal ve politik olan açısından da ayrımın sevgi olduğunu belirtiyor. İnsanın nasıl bir topluluk veya politik yapı içinde yaşadığı bu topluluğa hakim olan sevgi tarafından belirleniyor. Bir tarafta bencil bir benlik sevgisinden doğan yeryüzü şehri vardır. Bu şehre eşitsizlik, adaletsizlik ve tahakküm hakimdir. Augustine bu şehre hakim sevgiyi kısaca bitimsiz bir “hükmetme arzusu” [libido dominandi] olarak tanımlıyor. Diğer tarafta Tanrı sevgisinden doğan Tanrı Şehri vardır. Bu şehre ise adalet ve eşitlik hakimdir, bu şehirde insanın insana tahakkümü yoktur. Dolayısıyla tüm toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı diğer bir değişle gökyüzüne çıkartılmış Tanrı Şehri’ni, cennetti yeryüzünde kurmayı amaçlayan devrimciler için bu söylenenler, dini içerikler ve referanslar bir yana çok da uzak şeyler değildir.
Aslında anlatılan büyük oranda bizim hikayemizdir.
Bir devrimciyi, devrimci siyaseti, devrimci örgütü; düzen siyasetçilerinden, düzen siyasetinden ve düzen partilerinden ayıran sevgisidir; tüm ezilen kesimlere onlarda somutlaşmış hakikate duyduğu sevgidir. Bir tarafta mevcut düzenlerin savunucularının para, mülk, iktidar sevgisinin şekillendirdiği bir siyaset anlayışı. Bu anlayışta sadece baskı vardır, tahakküm vardır, çarpıtma vardır, ayak oyunu vardır, bu amaçlar uğruna her şeyi meşru gören bir anlayış vardır. Diğer tarafta ise ezilenlerin özgürleşmesine duyulan bitimsiz sevdanın şekillendirdiği devrimci anlayış. Bu anlayışta siyaset bireysel, dünyevi hedeflerin gerçekleştirilmesi, bir tahakküm aracı olmaktan çıkıp toplumsal özgürleşmenin gerçekleşmesine dönüşür. Dolayısıyla devrimci siyaset “kişisel ikbal aracı” değil toplumsal değişimin bir aracıdır.
Böyle olmalıdır ama maalesef her zaman ve her yere olduğu gibi, olması gereken ile olan arasında önemli bir fark vardır. Eğer tam da artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiş yeni bir başlangıç yapacaksak olması gereken ile olan arasındaki bu farkı ortadan kaldırmak ertelenemez bir görevdir. Bunun ilk adımı ise bireysel olandan başlayarak her kademede sevgimizin ne olduğu sorusunu tüm çıplaklığı ile masaya yatırmak olacaktır. Bu temelde sevgisi gerçekten halkların, ezilenlerin özgürleşmesi olan, tersinden derdi bireysel hedefler olmayanlarla yeni ve güçlü bir başlangıç yapılabilir, başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlerin özlemlerine yanıt olunabilir.
