• Sürecin patinajı konusunda asıl konuşulması ve çözülmesi gereken, iktidar bloku içindeki güç mücadelesidir. Türkiye’deki son gelişmeler, bu güç mücadelesinden bağımsız değildir.

CİHAN DENİZ

Büyük umutlarla başlayan süreç, bizzat aktörlerinin ağzından gelen mesajlardan da görüleceği gibi, bir süredir olduğu yerde patinaj yapıyor.

PKK, yapılan çağrılara yanıt verip kendini feshettiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi bir araç olmaktan çıkardığını ilan etti. Buna rağmen sürecin Kürtler adına baş müzakerecisi olan Abdullah Öcalan’ın statüsü başta olmak üzere, sürecin gerektirdiği adımlar atılmıyor. Bu durum, doğal olarak, geçmiş süreçlerdeki tıkanma ve başarısızlıkların yol açtığı acıların izleri hafızasında hâlâ taze olan Kürt halkı ile Kürt sorununa barışçıl çözüm isteyenlerde rahatsızlıklara yol açıyor. Barış umudu ve imkânı bir kez daha günlük siyasi çıkarlara, basit iktidar oyunlarına kurban mı ediliyor kaygısını yaşatıyor. Bu, süreçten rahatsız olan kesimlerde de süreci bozma umudunu yeşertiyor.

İktidar blokundaki güç mücadelesi

Bu patinaj, bir kez daha göstermiştir ki; Kürtler, barış ve çözüm iradesinin ardında kenetlenmişken; iktidar blokunu oluşturan kesimler açısından aynı kararlılığın ve bağlılığın olduğunu söylemek zordur. Yaşanmakta olanlar; tüm barış süreçlerinin değişmez klasiği olan Kandil-İmralı; Kandil-demokratik siyaset veya popüler söylemdeki şahinler-güvercinler karşıtlığının boş bir söylem olduğunu, asıl konuşulması ve çözülmesi gerekenin, iktidar bloku içindeki güç mücadelesi olduğunu gösteriyor. Türkiye’de son dönemde verilen mesajlar ve yapılan hamleler, iktidar blokundaki bu güç mücadelesinden bağımsız değerlendirilemez. Bunlar, ya doğrudan bu mücadelenin öznelerine ya da bu güç mücadelesinden ve süreçteki tıkanmadan kendi siyasal amaçları için yararlanmayı hedefleyen süreç karşıtı aktörlere aittir.

En başta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin süreçteki tıkanmayı aşma yönünde “Abdullah Öcalan’a statü” çağrısına AKP içinden bir devşirmenin verdiği yanıt, tam da bu güç mücadelesini ve dolayısıyla da süreçteki tıkanmanın nedenini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bir birey olarak değil, bir anlayışın adeta sözcüsü olarak konuşan bu devşirmenin mesajı açıktır; Cumhur İttifakı’nı dağıtma pahasına süreci sonlandırma, Cumhur İttifakı yerine de içinde BBP, İyi Parti, Anahtar Parti hatta Zafer Partisi ile Mansur Yavaş’ın da yer alacağı yeni bir Milliyetçi Cephe kurma. Açıklamayı süsleyen tüm milliyetçi, devletçi söylemlerle beraber asıl hedefin seçim öncesi yaratılacak milliyetçi bir rüzgarla seçimleri tekrar kazanmak olduğu görülüyor. Bu anlayış, seçimi kazanmak için bu tarihsel fırsatı da, Kürtleri de ve hatta MHP’yi de gözden çıkarıyor.

Bunların tamamı tesadüf olamaz

Son dönemde yaşananlar da bu açıklamada ortaya konan zihniyet bağlamında değerlendirildiğinde daha farklı bir anlam kazanıyor.

* Amedspor’un Süper Lig’e çıkması sonrası özellikle de seküler kesimlerde yükselen tepkiler artık kanıksadığımız ırkçı ve milliyetçi hezeyanlar olarak mı görülmeli yoksa yeni bir siyasi yan yana gelişin provası olarak mı?

* Ahmet Türk’ün Amedspor ile ilgili yaptığı açıklamadaki 'Kürdistan' ifadesine dönük bizzat Saray’dan ve Cumhur İttifakı’nın küçük ortağından gelen ‘tepkiler’ için de aynı soruyu sorabiliriz.

* Sanatçı Şebnem Ferah’a dönük sadece Sırrı Süreyya Önder’in ölüm yıl dönümü nedeniyle yapılan bir paylaşımı beğendiği için yine seküler kesimlerin başlattığı linç kampanyası, bu bağlamdan ne kadar bağımsızdır?

* Düne kadar adı duyulmamış İstiklal Kadın Hareketi isimli Zafer Partisi’ne bağlı ırkçı bir grubun, tam da bu süreçte ODTÜ’deki bayrak provokasyonu, bir tesadüf olabilir mi?

* AKP’ye ağzına geleni söyleyen Afyon Belediye Başkanı’nın birden AKP’ye katılması, siyasi şantajlara boyun eğme mi yoksa geçmişi, siyasi bağlılıkları ve yakınlıkları düşünüldüğünde, bir siyasi yeniden pozisyon alma mı?

Tehlike ciddi, peki ne yapmalı?

Bu soruların yanıtlarını yaşayarak göreceğiz. Bu anlayışın henüz hakim bir anlayış olduğu söylenemese de not edilmesi ve siyaset denkleminde hesaba katılması gereken bir durumdur.  Daha da önemlisi, ortada ciddi bir tehlike olduğu gerçeği yadsınamaz. Peki, buna karşı ne yapılmalı? En basitinden, nasıl sürecin sonlandırılması ve AKP’nin yeni bir siyasi denklemin içine çekilmesi için hamleler yapılıyorsa demokratik siyasetin de bunlara karşı iktidar blokundan adım atmasını beklemekle yetinmek yerine sürecin devamı açısından gerekli adımların atılması noktasında iktidarı adım atmaya itecek, toplumsal bir basınç yaratması zorunludur. Bu noktada en büyük sorumluluk da Türkiyeli aydınlara, barış ve demokrasi güçlerine düşüyor. Barış ve çözüm noktasında güçlü bir toplumsal destek örgütleyerek, süreç karşıtı hamleleri boşa çıkarmanın ve süreci tekrar rayına oturtmanın en garanti yoludur.