Yeni yarınlara doğru
Cihan DENİZ yazdı —
- 27 Şubat çağrısının üzerinden bir yıl geçti. Abdullah Öcalan, önemli bir kapıyı araladı. Çok önemli bir dönemeç aşıldı. Bugün, yine bir eşikteyiz. Bize düşen, barış ve özgürlüklerle taçlanmasını sağlamaktır.
CİHAN DENİZ
Bugün 27 Şubat. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çıkışına cevaben yaptığı açıklamanın yıl dönümü.
Tam bir yıl önce Öcalan, yıllardır büyük bir kitlenmenin yaşandığı, diğer bir ifadeyle ne Türk devletinin PKK’yi ne de PKK’nin Türk devletini alt edebildiği ve bundan dolayı da daha fazla acı, gözyaşı dışında bir sonuç doğurmayan adeta bir Gordion Düğümü’ne dönmüş Kürt sorununa çözüm için 'Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nı yaptı.
Çağrı, varlıklarının Kürt karşıtlığı ve Kürtlerin kazanımlarının ortadan kaldırılması dışında bir dayanağı olmayan kesimler; iktidar ile 'mücadelelerinde' Kürtleri siyasi bir özne olarak değil, kitlesi ve örgütlü gücüyle sadece bir araç olarak görenler; Kürt sorununun çözümünün iktidara siyaseten yarayacağını düşündükleri için her türlü çözüm imkanının kategorik olarak karşısında olanlar dışında toplumun önemli bir kesimi tarafından olumlu duygularla karşılandı. Olumsuz duyguların nedeni de büyük ölçüde Kürt sorununun çözümüne dönük bir karşıtlıktan çok, geçmişteki benzer süreçlerin tıkanması sonrası yaşananların neden olduğu hayal kırıklıkları ve karamsarlıktır; ki bu kesimler, sürecin akışı içinde çözüm saflarına yaklaşacaktır.
Çağrı bir yanıyla silahlı mücadeleye son verme ve PKK’ye kendisini feshetme çağrısıdır, diğer yanıyla Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokrasi ile taçlandırılarak kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olması çağrısıdır. Çağrı, Kürtlerin onlarca yıldır her alanda büyük bedeller ödeyerek verdikleri mücadelenin bir bütün olarak tasfiye edilmesi çağrısı olarak okunamaz. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” adı, tek başına çok şeye işaret ediyor. Barış ve bunun kalıcılığının şartı demokratik toplum, kendi başına ortaya çıkmayacağından, birileri tarafından halklara verilmeyeceğinden mücadele, farklı araç ve yöntemlerle sürecek, dönemin ruhuna ve şartlarına uygun yeni bir mücadeleye işaret etmektedir.
El uzattı, fırsat sundu
Çağrı, Kürt sorununun en kanlı ve acı dolu dönemlerinde bile önceliği barış ve coğrafyanın demokratik dönüşümüne veren Abdullah Öcalan’ı takip edenler açısından şaşırtıcı ve beklenmedik bir içeriğe sahip değildir. Abdullah Öcalan, 1993’te, 1998’de ve Türkiye’ye getirildiği 1999 sonrasında defalarca yaptığı gibi, tam da dört bir yanı ateş topuna dönmüş Ortadoğu coğrafyası adım adım bölgesel bir altüst oluşa giderken, bir kez daha halkları bu ateşten olabildiğince uzak tutmak için barış elini uzattı; Kürt sorununa barışçıl ve adil bir çözüm için tarihsel bir fırsat sundu.
Muhataplığı kabul edildi
Bu tarihsel çağrıya cevaben PKK, önemli adımlar atmış olsa da devlet kanadından sürecin gerektirdiği en temel adımların bile atılmamış olması, geçmiş benzer süreçlerde yaşananların hala zihinlerde canlı olması, halklarda belli kaygılar doğmasına yol açmış olsa da sürecin işleyişi bağlamında Meclis’te bir komisyon kurulması ve bunun bizzat Abdullah Öcalan ile görüşmesi, sembolik değerinin ötesinde çok önemli bir dönemeçtir. İlk kez devlet, en önemli kurumlarından TBMM aracılığıyla Kürt sorununun çözümünde Abdullah Öcalan’ın muhataplığını açık bir şekilde kabul etti. Hazırlanan raporun beklentilerin çok uzağında kalmasının, hakim paradigmanın ötesinde bir şey söylememesinin haklı bir hayal kırıklığı yarattığı gerçeği bu durumu gölgelememelidir. Çok önce ve bu kadar acı yaşanmadan dönülmesi gereken, ki bunun fırsat ve olanakları her zaman mevcuttu, çok önemli bir dönemeç aşıldı. Bugün, yapılan açıklamanın üstünden geçen bir yılın sonunda, tam da yeni bir açıklamanın arifesinde, yine bir eşikteyiz.
Neden 'umut hakkı'?
Bundan sonra da bizleri, daha örgütlü, daha bilinçli, daha kararlı verilecek bir mücadele beklemektedir. Bu mücadelenin ilk ve çok önemli adımı ise kuşkusuz 'umut hakkı'dır. Bu, bazılarının anladığı ve anlattığı gibi sadece Abdullah Öcalan için talep edilen, kişiye özgü ve kişiyle sınırlı bir hak talebi değildir. AİHM kararları ve bunların uygulanması işin çok önemli ama teknik boyutudur. Konunun bir de bunu aşan bir boyutu vardır. Abdullah Öcalan’ın Kürt sosyolojisindeki yeri ve anlamı bir arada düşünüldüğünde, Kürt halkı açısından 'umut hakkı'nın asıl olarak Kürt halkının Abdullah Öcalan’da somutlaşmış hayalleri, talepleri ve mücadeleleri ile ilgili olduğu görülecektir. Bu anlamıyla 'umut hakkı', Kürt halkının, kendi yarınları ile Abdullah Öcalan arasında kurduğu diyalektik bağın adı olduğu oranda bireysel değil, kolektif bir içeriğe sahiptir. Bundan dolayı da talep edilen, Abdullah Öcalan’nın üstlendiği misyonun gerektirdiği özgürlüklere sahip olacağı ve bu şekilde Kürt sorununun çözümüne daha somut ve doğrudan katkıda bulunmasını sağlayacak bir 'umut hakkı'dır. Buna bağlı olarak da Kürt sorununun çözümü ile ülkenin demokratikleşmesi arasındaki kopmaz bağ da hesaba katıldığında, 'umut hakkı' aslında tüm halkların, demokrasi ve özgürlükler için mücadele eden tüm kesimlerin sahiplenmesi gereken bir haktır.
Sonuç olarak bir yıl önce Abdullah Öcalan, tarihsel bir çıkış yaparak önemli bir kapıyı araladı. Bugün tüm barış ve demokrasi güçlerine düşen, açılan bu yolun barış ve özgürlükler ile taçlanmasını sağlamaktır.
