• Ancak yukarıda duran biri halkın içine iner. Dertleri dinlemenin haber değeri taşıması, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafenin olağan kabul edildiğini gösteriyor. Oysa bizim işimiz zaten orada olmak.

SİNAN CUDİ

Étienne de La Boétie on sekiz yaşlarındayken basit ama rahatsız edici bir soru sordu: Nasıl oluyor da binlerce insan, iki gözü, iki eli olan tek bir kişiye boyun eğiyor? 1540'ların sonunda yazdığı Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev'de bulduğu cevap, tiranın gücünden çok kulların alışkanlığına işaret ediyordu. Kulluk içinde doğan, onu doğal sanır. Başka bir hayat görmediği için aramaz bile.

Bizim sorumuz bunun tersinden geliyor. Derdimiz boyun eğmek değil, kendi kendimizi yönetmek. Yıllardır eğitimler yapıyor, tartışmalar yürütüyor, demokratik toplumu kurmanın perspektiflerini konuşuyoruz. Yine de yerel yönetimlerde, belediyelerde, kurumlarda bir avuç yönetici ile kalabalık bir yönetilen ortaya çıkmaya devam ediyor. Bunun hesabını yalnızca devlete kesmek kolay. Kayyumların kurumsal hafızayı defalarca kırdığı, baskının hiç eksik olmadığı doğru. Ama baskının açıklayamadığı bir alan da var ve o alan bize ait.

Kürsü konuşmalarıyla sınırlı

Son yıllarda siyasi temsilcilerimiz genel siyaset üzerine çok kafa yoruyor, çok konuşuyor. Barışın ne zaman geleceği, devletin neyi yapmadığı, bölgedeki dengeler, olmalı, yapılmalı vb... Yerel yönetimin nasıl gelişeceği, mahallede neyin değişeceği konusunda ise aynı yaratıcılığı ve kopuşu göremiyoruz. Bazı bireysel çabalar bu anlamıyla ciddi bir fark da yaratmıyor. Bir mahallenin kendi kreşini, kendi kooperatifini, kendi meclisini nasıl kuracağı, bir köyün suyunu ve toprağını nasıl birlikte yöneteceği, kadınların kararlara nasıl gerçekten ortak olacağı sorusu, ancak kürsülerdeki bazı konuşmalarda yer bulabiliyor. Belediye, halkın kendi işini kendisinin gördüğü bir okul olacakken çoğu zaman bir hizmet dairesi, kimi zaman da bir statü alanı olarak kalıyor.

‘Halkın içine inmek’ ne demek?

Bunu en iyi dil ele veriyor. "Falanca yetkili halkın içine indi, dertleri dinledi" cümlesini kaç kez okuduk. İnmek yukarıdan aşağıya bir harekettir. Ancak yukarıda duran biri halkın içine iner. Dertleri dinlemenin haber değeri taşıması, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafenin olağan kabul edildiğini gösteriyor. Oysa bizim işimiz zaten orada olmak. Orada olmak bir faaliyet sayılıyorsa, orada olmamak olağan hale gelmiş demektir.

La Boétie'nin alışkanlık dediği şey burada bir model yokluğu olarak karşımıza çıkıyor. Yetki alan birinin kafasında yönetmenin başka bir biçimine dair yaşanmış bir örnek yoksa, bildiği tek yönteme döner, yani devletin yöntemine. Protokol, makam, görünürlük, yukarıdan verilen talimat… Önder Apo'nun devletin yalnızca kurumlarda değil ailede, kadın-erkek ilişkisinde, gündelik zihniyette yeniden üretildiği tespiti tam olarak buna işaret eder. İnsanlar söylenenden çok gördüklerini taklit ediyor ve bu toplum yüz yıldır yönetmenin tek bir biçimini gördü.

Sorumluluk paylaşılır, devredilmez

La Boétie'nin ikinci tespiti daha da öğretici. Tiranı ayakta tutan halkın tamamı olmaz; ona yakın beş altı kişi, onların altındaki altı yüz, onların altındaki altı bin kişilik bir imtiyaz zinciridir. Her halka bir üsttekinden pay alır, kendi altındakine efendilik eder. İktidar böylece küçük makamların zincirinde yeniden üretilir. Bu zincir bizim kurumlarımızda da kendini gösteriyor. Görev alan biri bir süre sonra halkla birlikte konuşmayı bırakıp halk adına konuşmaya başlıyor. Kararlar meclisten çıkıp yukarıdan aşağıya iniyor, eleştiri sadakatsizlik gibi algılanıyor, sorumluluk paylaşılmak yerine devrediliyor.

Kendi küçük ‘devletimizi’ çözmek

Kendi kendimizi yönetmeye çalışıp başaramamamızın başlıca sebebi de burada yatıyor: Kendimizi ve sınıfsal özelliklerimizi aşamıyoruz. Küçük bir makamın, bir unvanın, bir aracın, bir protokol sırasının cazibesi yerinde durdukça, en iyi niyetli kadro bile zamanla bir orta katman gibi düşünmeye başlıyor.

La Boétie'nin en bilinen fikri, kulluğun insanlar artık hizmet etmemeye karar verdiği anda çözüleceğiydi. Bizim için karşılığı, yönetme biçimini yaşayarak değiştirmek. Mahalle meclisinin kararını bekleyen bir belediye, sokağı ofis bilen bir eşbaşkan, faaliyet raporunu kurduğu meclislerle dolduran bir kurum...

Bunlar gösterişsiz işler, ama yeni bir alışkanlığın tohumları ancak böyle atılır. Barışın gelmesini beklerken kendi içimizdeki küçük devleti çözemezsek, gelen barış da aynı piramidin yeni bir katı olur.