- İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda dile getirilen öncelikler, tam da yeni bir kapatılma örneğine işaret eden yargı paketinin karşısına umudu çıkartıyor.
HATİCE ERGÜN
Memleket kapatılmış halde desem mi? Kapatılmayı, hem düz anlamıyla hapsedilme, sınırlandırılma, dışarıdan menedilme hem de metaforik uzantılarıyla bir meselenin henüz sonuçlandırılmadan noktalanması; eşya, obje, öznenin üstünün örtülmesi olarak anlıyorum. Her iki anlamda da Türkiye’de bir kapatma evresinden geçiyoruz.
AKP, Türkiye’deki tarihsel sorunlardan olagelen Kürt kimliğinin bastırılması ve Kürt halkına yönelik sistematik şiddet uygulamalarını, bağlantılı savaş ortamına yanıt olarak, kendi ifadesiyle önce açılım, ardından “ikinci çözüm” ya da “terörsüz Türkiye süreci” ile yanıt veriyor. Bu açıdan, yazıdaki kapat(ıl)ma ifadesi çelişkili görünüyor. Öte yandan, tarihsel akış çelişki ve çatışkılarla işliyor. Bu işleyişte baskıcı uygulamaların taraflarının aldığı tarihsel pozisyonlar önemli bir fark yaratıyor.
Öyleyse kapat(ıl)ma, gittikçe daha fazla muhalifin hapsedilmesi, sindirilerek politik ve toplumsal muhalefet alanının dışına itilmesi, ahlâki ölçütlere bağlı olarak özel alanlara sıkıştırılması, kamusal alanların ahlâkla terbiye edilerek özele dönüştürülmesinden mikro düzlemde, insanlararası ilişkilerde vıcık vıcık sevginin ve hiddet yüklü karşıtlığın belirleyici olmasıyla tanımlanabilir. Açılımı, çözümü ise kapatmaya son vermekten ziyade kapatanın/baskılayanın kapatma sonucunda ortaya çıkan şiddet ortamına yönelik bir adımı olarak anlamak mümkün.
Denklemin diğer tarafı burada önemli: Kürt siyasi hareketi, yasal ayağını oluşturduğu andan itibaren bu denklemde barışı, demokrasiyi, uzlaşmayı önceleyen bir hatta devam etti. Siyasetin seyis geçmişinden ziyade birlikte hareket etmeyi, farklı fikirlerden vazgeçmeden anlaşmayı, birlikte karar vermeyi içeren politikada ısrarcı oldu. Kürtlerin yaşadıkları topraklarda kendi kimliklerinden vazgeçmeden, bu kimlikler örtülmeden, kimlik temelli talepleri, birlikte karar vermek için çözüm önerilerini seslendirenler kapatılmadan bir arada yaşamanın şiddet içermeyen formüllerine yöneldiler. Tüm baskıcı uygulamalara rağmen bu formülleri aramaktan vazgeçmediler. Bu açıdan, Kürt kadın hareketinin izleği ayrı bir öneme sahip. Barış Annelerinden, Cumartesi Annelerine, Kürt kadınların çıkardıkları dergilere, Kürt kadınların parti içi, yerel yönetimler ve parlamento düzeyindeki siyasal karar alma mekanizmalarında aldıkları yola kadar bir kadın özgürleşme hareketinden bahsetmek mümkün.
Handan Çağlayan’ın Kürt kadınların siyasetle tanışması üzerine ilk çalışma niteliğinde olan Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar’ı; Gültan Kışanak’ın Kürt Siyasetinin Mor Rengi ve Fatma Nevin Vargün’ün Heval Sen Daha Özgürleşmedin mi? adlı kitapları, Türkiye’de siyasi tarihin etnisite ve toplumsal cinsiyet kesişmesi üzerinden okunduğu çalışmalar açısından ayrı bir yere sahip. Kadınların gündeliğin her köşesine sinen ve “özel olan politiktir”in doğru anlamını bize aktaran bu anlatılar, siyasetin eril doğasından politikanın birbirine rağmen ziyade birlikteye odaklı işleyişine açılmamız için bize önemli ipuçları sunuyor. Dolayısıyla tüm kapatma uygulamaları karşısında soluklanmamızı, nefes almamızı ve gerçekçi bir umudu yeniden kurmamızı sağlıyor.
Bir zamanların torba yasalarının yargı paketleriyle yeniden kılıflanmasıyla 12’ncisiyle karşı karşıya olduğumuz bir yasalar bütünün daha eşiğinde olduğumuz bugünlerde, politikadan vazgeçmeden devam etmemiz açısından değerli. İçinde memurların cezalandırılmasından hâkim ve savcıların görev tanımlarına, oradan boşanmanın hızlandırılmasına, suça sürüklenen çocuklarla ilgili cezai yaptırımlara ve heteronormatif cinsiyetçilik normallerine uymayanların önce ahlaksızlaştırılmasına, ardından güvenlik meselesi kılınmasına ve kamuya/topluma zararlı olarak tanımlanmasına uzanan bir akılla cezalandırılmasıyla ilgili maddelerin yer aldığı söylenen 12. Yargı Paketi, Türkiye genelinde eşzamanlı ya da birbirini tamamlayan barışçıl gösterilerle protesto ediliyor.
Yine, İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda dile getirilen öncelikler tam da yeni bir kapatılma örneğine işaret eden bu yargı paketinin karşısına umudu çıkartıyor.
Ahmet Türk’ün kendinden doğru baskılan kimliklerle ilgili sözleri tarihi ve barışı, kimliği dışarıda bırakan bir sınıf siyaseti üzerine okumanın yalnızlığını görmemizi sağlarken; Ayşe Gül Altınay’ın barış için bütünsel yaklaşıma dikkat çeken konuşması, baskının farklı formlarına dair ipuçlarını veriyor; Burhan Sönmez’in felsefeyle sanatı ve politikayı yeniden kavuşturduğu konuşması barış, demokrasi ve özgürlük arasındaki vazgeçilmez bağlantıyı anlatıyor. Sadece üçüne değinebildiğim, birbirinden değerli konuşmaların olduğu konferans sonuç bildirgesi tam da bu kavuşmayı talep ediyor.
Ayağımıza bağladığımız kabağa şaka yollu ya da baskıyla alınmadığı, “biz biziz “diyebildiğimiz günlerin umudu bizimle duruyor. Ve “evet, Heval, sen özgürleşmeden ben hiç özgürleşemem” diyebiliyoruz.