Kişi başına düşen suskunluk

Nurettin DEMİRTAŞ yazdı —

5 Ağustos 2020 Çarşamba - 13:14

  • Kişi başına düşen suskunluktan sadece devlet sorumlu değildir. Herkes sorumludur. Her kişi en azından kendi payı kadar suçludur! Ayrıca, suskunluk faşizmin en çok sevdiği şeydir. Onlar buna “uyum” der. Tekçiliği böyle savunurlar.

Yağmurun göstergesi kara bulutlardır, ateşin göstergesi dumandır, çalışmanın göstergesi üretimdir, ayrıca istatistikler, sayısal göstergeler vardır. Kapitalizm için ölçülemeyen bir şeyin değeri yoktur. Manevi değerler gibi!


Bir ülkede kişi başına düşen öğretmen veya doktor sayısı bilinebilir. Gayri Safi Milli Hasıla’dan yıllık hatta saatlik olarak kişi başına düşen gelirler bilinir: Saatlik sıralamada Türkiye 40 ülke arasında 35. sırada yer alıyor. Tutsak gazeteci sayısında da Türkiye dünya rekoruna doğru koşuyor. Yine de Türkiye’nin içine düştüğü bataklığı tam olarak tanımlayamıyor. Ölçülmesi zor olan bazı konular var ki Türkiye’nin gerçek durumunu bunlar anlatıyor.


Kişi başına düşen cellat sayısında dünya birinciliğine koşuyor. Kişi başına düşen sus payı dolar bazında az olsa da sopa bazında bir hayli yüksek. Mizahın bile yasaklanıp bitirilme noktasına getirildiği ülkedir Türkiye; mizahın yerini psikolojik boşalmaları hedefleyen adi komediler almış durumdadır. Bunlar devletin asli işleri. Komik değil, son derece vahşicedir.


Sonuçta devlet aklı kötülüğe çalışsa da her şeyden devleti sorumlu tutamayız. Mesela kişi başına düşen suskunluktan sadece devlet sorumlu değildir. Herkes sorumludur. Her kişi en azından kendi payı kadar suçludur! Başkasının suskunluğundan da sorumlu olduğumuz için yükümüz daha ağırdır.


Suskunluktan arta kalan ise Munch’un “Çığlık” tablosuna benziyor. O tablodaki çığlık sessiz bir çığlığa benziyor. Sessiz çığlık tam bir çaresizlik, sinmişlik halini anlatıyor. Zaten tablonun ilk adı da umutsuzlukmuş!


Suskunluk faşizmin en çok sevdiği şeydir. Onlar buna “uyum” der. Tekçiliği böyle savunurlar. Herkes onların belirlediği tek ses, tek renk gibi olsa kimse kimseyle uğraşmayacak, hiç sorun kalmayacak. Faşizmin cenneti böyle bir şeydir. Bunlar yeterince biliniyor, görülüyor.


En önemli husus ise bunu nasıl başardıklarını kimsenin bilmemesi, anlamamasıdır. Eskiden buna “sessiz silah” denilirdi. “Gizli silah” da denilebilir. Öylesine rastgele ortaya atılmış değildir, 40 yıl boyunca üzerinde çalışılmış bir teoridir.


Görünen ve bilinen düşman ve silahlar o kadar korkutucu ve sonuç alıcı değildir. Çünkü tedbiri alınabiliyor ya da en azından toplum tepki veriyor. O zaman çare nedir diye düşünmüşler ve sessiz silahın bile ötesine geçmişler:


Ne yapıldığı görülmeli ama bunu kimin yaptığı anlaşılmamalı. Bir süre böyle yürütmüşler. Sonra bu da yetmemiş, zamanla derinleştirilmiş ve neticede şu sonuca ulaşılmış: Ne yapıldığı görülmeli ama bunun nasıl bir amaç için yapıldığı anlaşılmamalı! Olay bombardımanına tut, değersizleştir, düşünmeye fırsat verme! Buyurun işte normalleşme!


“Normalleşme” denilen silah tüm silahlardan daha güçlü. Adına “aptallaşma” demek belki daha iyi olur. Bunun için medyaya oynatılan rol en başta gelmektedir.


Son dönemlerde “Devlet” internete kafayı takmış! “Sessiz çoğunluk” üzerine o kadar çok teori geliştirilmiş ki sonunda internetin sessizlik sarmalını kırdığını fark etmişler. Eğer öyleyse sokaklar neden dolup taşmıyor?


Şu internet halkın sokaklarda buluşup faşizmin üzerine yürümesine yol açmayacaksa ne işe yarar? Öyleyse “Devletin” dediğini yapın kapatın gitsin tüm sahte sayfalarınızı, sahte isimlerinizi, sahte hayallerinizi, sahte beğeni ve son durumlarınızı! Kapatın gözlerinizi, kulaklarınızı ağzınızı! Fakat gerçeklikten kaçabilir misiniz?


İnsanların en kolay kaçtığı diyardır sessizlik diyarı. Fakat ne kadar güvenli bir diyar olduğu belli değildir. Bir rengi olsun bari: Mavi olsun, kırmızı olsun, sarı veya yeşil olsun ama asla “devletin” rengi olmasın. Sessizliğin bile bir rengi vardır ama “devletin” rengi yoktur. Kendini ona kaptıran herkesin rengi sonsuz suskunlukta yitip gitmiştir.


Suskunluk, renksizlik, vicdansızlık suçuna ortak olmayın. Kişi başına düşen biber gazı miktarı ya da cezaevi metrekaresi ne olursa olsun korkmayın. Sonuçta, kişi başına bir boy mezarın bile düşmediği bir dünyada kaybedecek ne vardır?

 

Türk-Kürt fark etmez, suskunluk öldürür!
Suskunluğun halklar arasında da paylaştırıldığını söylemek mümkündür. Kürt’ün yanında Türk’ün suskunluk oranı da az değil. Hatta daha fazla görünüyor. Gerçeklerle yüzleşmeleri sağlanırsa bu sessizlik bozulabilir.


Faşist yalanlarla sürekli tahrik edilen Türk halkının anlaması gereken çok temel tarihi bir gerçek vardır: Yaşanan tüm bu vahşetin sebebi Türk ulus kimliğinin diğer halkların inkarı üzerine inşa edilmek istenmesidir.


Kürt, Rum, Ermeni, Süryani, Çerkez ve diğer kadim halkların soykırımdan geçirilmesi pahasına Türk olmayı kabullenmenin insanlık alemindeki anlamını sorgulayan herkes sessizliğini bozacaktır.


Halkların tarihini-özgür kimliğini inkâr etmek ve bölmek faşist milliyetçiliğin işidir.


Önder Apo’nun savunduğu görüşler ayrılmalara değil halkların bir arada yaşamasına dayalıdır. Tecritle ve buna bağlı olarak savaşla gizledikleri gerçeklerdir bunlar. Türk halkı bunu bilirse ne tecrit kalır ne faşizm ne de savaş!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.