Sınıfında gizli

Hatice ERGÜN yazdı —

22 Şubat 2021 Pazartesi - 23:00

  • Bir köşeye çekilip ağlamak da toplu ağıt da, sesin yalnız bıraktığı gözyaşlarıyla takipte kalınan ağlamak da toplumsal bağlamla ve tarihsel dönemlerle şekilleniyor. Öyleyse, ağlamak, ziyadesiyle politik bir mesele. 

Neye, nelere ağladığımız kim olduğumuzla, ne yaptığımızla, neler yapabildiğimizle doğrudan bağlantılı. 
Beden acısı ağlatır örneğin. Gözlerden yaş gelmesi kaçınılmaz; ya da insanlara göre değişen oranlarda baharatlı, acılı, ekşili yiyeceklerden... Ama bunlardan, fiziksel itkilerin fiziksel etkileri olarak ağlamalardan, gözyaşlarından bahsetmiyorum. Fiziksel etkilere bağlı olmayan, düşünsel, duygusal itkilerin fiziksel etkilerinden bahsediyorum. Her iki türde de hormonlar, nörolojik iletimler etkili. İlkinde refleks ön plânda ikincisinde bedenimizle ilişkimiz.

Sevdiğimiz, gideceğini bile bile hep olacağını varsaydığımız, olmasını talep ettiğimiz birilerini, iyilik tarifimize uyan bir kişiyi, yoldaşlarımızı, sırdaşlarımızı, birlikte büyürken karşılıklı beslendiklerimizi, zorda ve kolayda birlikte hareket edebildiklerimizi kaybettiğimizde duyduğumuz çaresizliğin ve/ya da öfkenin dışavurumu olan gözyaşlarını ikinci tür açıklıyor. Bu ikinci türde bedenimizle kurduğumuz, kendimizle kurduğumuz ilişki belirleyici. Bedenimizle ilişkimiz hangi sınıfsal, dinsel, etnik, cinsiyet rotalarında sosyalleştiğimizle bağlantılı olarak kuruluyor. Ağlama biçimi kesinlikle toplumsal olarak gelişiyor. Bir köşeye çekilip ağlamak da toplu ağıt da, sesin yalnız bıraktığı gözyaşlarıyla takipte kalınan ağlamak da toplumsal bağlamla ve tarihsel dönemlerle şekilleniyor. Bedenimiz, tıp ve piyasa estetiğine referansla meşru kılınan bir kontrol mekanizmasının tam da merkezine bu şekillenmeyle yerleşiyor. Öyleyse, ağlamak, ziyadesiyle politik bir mesele.

Kent alanlarında ve özellikle meslek alanlarında ağlamayı duygusallıkla, kişinin mizacıyla sınırlandırıyoruz. Oysa ağlamak, yeri geliyor, kişiselin sınırlarını aşıyor, birlikteliğin sularına geçiyor oradan muhtemelen politik alana sızıyor. Politik alanı salt yönetmek değil, birlikte karar almak, her şeyden önce kaynakların dağıtımıyla ilgili söz ve karar paylaşmak ve pek tabii ki bu kararları uygulamak için durduğumuz bir alan olarak bildiğimizde ağlamanın bu alanda yer alması olağan, insana dair bir hal oluyor. Öte yandan, yakın geçmişe kadar belirli coğrafyalarda, siyasal sosyalleşmede cinsiyetlendirilmiş duyguların gizlenmesinin öncelik olmadığı bağlamlarda ağlamak yönetenlerin özellikle kitlelere hitabında işe yarayabiliyor:

Bir Filistinli kız çocuğunun biçareliğine uzaklarda ağlayan erkek yöneticilerin hislerini kitlelere aktarma becerilerini izliyoruz; aynı yönetici tiplemesinin polis ateşiyle öldürülen Alevi çocuğu kriminalize edişini, bunu yaparken hedefine, yas tutan anneyi oturtarak öfkesini yine kitlelere geçirebildiğini de… Sınıflandırma apaçık duruyor: Ağlanacak çocuklar ve ölümler, ağlanmayacaklar… Nitekim, kimi coğrafyalarda, etnik kimliklere doğan kız olsun erkek olsun tüm çocukların hızla ve mahkeme kararı gerekmeden büyütülüverdiklerini, suçlulaştırıldıklarını ve devlet elinden ölümün bilgisini sokakta oynamaya başlamadan öğrendiklerini tekrar tekrar okuyoruz. Ağlamak böylesi adaletsizlikler karşısındaki çaresizliğin öfkesiyle ve birlikte çıktığında, ağlamak çaresizliğin dışarıya atılmasında işe yaradıkça, birlikte duyulan umudu besledikçe gururlu.

Bugün, bahis konusu erkek yöneticiler artık ağlamıyorlar. Artık hiçbiri kadınları, heteronormatif eril sınırların dışındaki hislenmeleri göstermelik olsa da dikkate almak gereği duymuyor. Tam aksine kadın düşmanı retoriğe ve uygulamalara koşuyorlar. (Bkz. Bolsonaro, Putin, Erdoğan, Trump, Modi vb.) Bazı istisnalar, yönetime gelmek ve yönetimde kalmak için erkek addedilmeyen duyguları dikkate alıyormuş gibi yapmak durumunda. (Bkz. Biden, Kılıçdaroğlu, Akşener vb.) Can havliyle liyakat önceliğine sarılıyorlar. Böylelikle, timsah gözyaşlarına sarılmaları gerekmiyor. Zira, dayanılan liyakat eril olanından; orada duygular salt yanlış anlaşılan empatiyle sınırlı: Zor durumda olanlara sempatiyle yaklaşmak; mesafeli gülümsemelerle ya da coğrafyasına göre anaç sarılıvermelerle. Üçte iki dünya yeni faşizmler silsilesini tüm gerçekliğiyle yaşarken aynı istisnai örnekler, bir avuç azınlık bu silsileye de istisna olmak için çırpınıyor:

Politik ağlamalarını George Floyd’un, Breonna Taylor’ın, Teybet ananın, Tamir Rice’ın, Ceylan Önkol’un ve daha nice çocuğun, kadının, erkeğin devlet eliyle katline değil, John F. Kennedy’ye gönderilenler, Sur’daki kültürel mirasın imhasına, Kazdağlarının gaspına, Amazonların yağmalanmasına değil, 6 Ocak ABD Kongresi işgaline ağlayanlar; sevinçlerini bir beyaz, üst sınıf, Hıristiyan erkeğin nice sol-demokrat, beyaz olmayan ve çoğunlukla kadın aktivistin ve politikacının başarımıyla yönetime gelmesiyle, başkanlık töreninde okunan şiirin sözleriyle yaşıyorlar. Sınıfsal ayrıcalıklar, duygulanımlar ulus-devlet sınırları ötesine geçebiliyor ve mümkünse barınaklarda ölüm – kalım sırasını bekleyen canların hallerine duyulan sempatide eriyor: Ölümün sınırındaki insan ve diğer canlılar karşısında – yanında değil – dökülen iki damla gözyaşında. Oysa ağlamak insan ya da değil adaletsizliğin karşısında birlikte dururken umutlu; gerisi, ayrıcalıklıları ayrıcalıksız kılınanlar karşısında bir kez daha kurtarmanın dışında fasa fiso.

Birlikte ağlayabildiğimiz, umuda dönebildiğimiz günler olsun.

paylaş

Hatice ERGÜN

Hatice ERGÜN yazıları

HAYAL
8 Şubat

Başlıyorum
28 Aralık

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.