Siyasetsiz bir yazı…

Hatice ERGÜN Haberleri —

  • Bir şehre bakmanın farklı yolları var. En detaylı bakışın, yaya yürüyüşleri ve/ya da toplu taşıma araçlarıyla şehri boydan boya kesmekte olduğunu düşünenlerdenim. Kesinlikle, tek başına, sohbetsiz, en fazla iç sohbetli.

İsrail devleti iki haftayı aşkın bir süredir Gazze’de katliam yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin orduları eşzamanlı Rojava’da savaşa duruyor. TBMM yabancı askerlerin Türkiye’de konuşlanmasını onaylarken, ana muhalefet partisinin kitlesel hamlesi, genel başkanından cep telefonlarımıza gelen protesto mesajı oluyor: Bu onayı şiddetle kınadığını söylüyor. Peki. 
Bir süredir, hep ‘peki’ diyorum; genelde böyle diyorum. Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının fütursuz ve dengesiz uygulamaları, yıllara yayılan ve Murathan Mungan’ın tespitiyle unutmadan yaşayamadığımız saçmalıkları, bu topraklarda hükmedenlerin öteki kıldıklarına dönük artan mezalim karşısında, ‘peki’ diyemezsek de, her karşı çıkışımızda daha da öfkelenerek başlangıç noktasına dönüşlerimiz, siyaseti yazmayı zor kılıyor. Zor kılıyor, zira, praxisin bunca geriye itildiği bir dönemde eylemi söylemeyen bir yazı kalemde tutuluyor; satırlarda donuyor. Anlamını yitiriyor.  
İlkokul, ortaokul ve lise yıllarında ‘pekiyi’den aşinayız, ‘peki’ye. Herhangi bir işte, çalışmada, uygulamada başarılı olunduğunu anlatıyor. Türkiye’de içerisinden geçtiğimiz, içerisinde debelendiğimiz siyasal alanlarda AKP’nin yapıp ettikleri, liderlerinin, üyelerinin, sözcülerinin ve bu yapıp etmelerden nemalananların başardıklarıysa, karnelerine notlarını kendileri giriyorlar: Pekiyi.
Bize, ‘peki’ düşüyor. Zira, bu ifadenin bir de boşvermişlik hali var: ‘Tamam’ diyebiliyoruz; ‘gölge etme başka ihsan istemem’e denk düşebiliyor; ya da, konuyu kapatıyor. Gündeliğin akışında, anlara, salt onlara odaklanarak ve anları birbirinden ayrı tutarak mümkün bu, pekilemece, peki’lerle yol bulmaca, kurumsal iktidarın ve toplumsal kopyaları karşısında geçici tutunulabilecek araçlar. 
Ne yalanı ne abartısı var. Bir süredir yaşamakta olduğum yerin merkezine, merkezin daha da merkezine dalıyorum. Gündeliği yaşarken karşılaştıklarım hep insan olmaklığa dair: Etrafı kirletmeye azmetmiş olanlar, arabalarının içinde artık ne yiyip içiyorlarsa, boşalan ambalajları dışarıya fırlattıkları, insan-olmayan hayvan cesetlerinin tam da orta yerden ya da hemen yol kenarlarında geçit durdukları, insanların birbirlerine husumetini insan-olmayan canlılardan çıkartmaya hazır oldukları; arada bunun provasını yaptıkları bir yaşam alanı. Sahi, yaşam alanları ne zamandır salt insanlar için düşünülür oldu? Nazilerin Lebensraum’u ne zaman bunca yaygın oldu?
Bir şehre bakmanın farklı yolları var. En detaylı bakışın, yaya yürüyüşleri ve/ya da toplu taşıma araçlarıyla şehri boydan boya kesmekte olduğunu düşünenlerdenim. Kesinlikle, tek başına, sohbetsiz, en fazla iç sohbetli. Yol boyunca, adımlarla, toprak, hava, su selamlıyor; sıraya duruyorlar. Nasıl bir dinamikse, her defasında, hayrete, saygıya durduruyor insanı. Bu hatlar sokakta yaşayanların gündelik akışlarını görmek açısından işlevsel; bakışın rotasını süreğen gözleme kırdığınızda, salt mahalle fırınının sabaha karşı 05.00 civarı tütmeye başlayan bacasını ya da bakkalın kapı önüne bıraktığı sandığa ekmeklerin sabah 07.00 civarı dizildiğini değil, aynı zamanda hangi köpek grubunun sabaha nerede başladıklarını, hangi mahalle sakinlerinin kediler ve/ya da köpekler için köşeye bucağa yiyecek, içecek bıraktığını, kimin evin temizliğine evi işyeri kılacak bir yordamla başladığını, hangi alanların bizim için ağaçsızlaştığını görebilirsiniz. 
Bakma halleriniz bunları görmenizi sağladığında, kenti tanımlayan tüm betonlaşmaya, sokakta yaşayanların silikleşmesine, insanların umursamaz, sıkça sert müdahalelerine rağmen, güzünde, baharında, yazında birkaç kuşun ötüşünü hep duyarsınız.
Umut oradadır, belki.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.