• Tekçi, inkârcı ve katliamcı Türk ulus devletinin değişime kapalı ve statükodan beslendiği açıktır. Bu nedenle devletten ve iktidardan beklemek yerine ortak mücadelede saf tutulmalı.

DEMİR ÇELİK

İktidarın son siyasi darbesi üzerine çok şey yazıldı, söylendi, söylenmeye de devam etmeli, çünkü iktidar giderek faşizmi tahkim etmeye çalışıyor… Türkiye’de özellikle 2010’dan sonra yaşanan gelişmelerin ve devletin yeniden dizaynının öncelikli nedeni; Kürtlerin statü talebine dayanan mücadelesinin toplumsal ve kurumsal kimliğine kavuşmuş olmasının önüne geçmekti. Kürtlerin örgütlü mücadelesini engelleme ve üstesinden gelmede askeri yöntemin tek başına yeterli olamayacağı tespitinden hareketle Türk ulus devleti, çoklu yöntem ve araçları devreye koymada tüm yetkileri merkezileştirmeye ve tek elde toplamaya yöneldi. O tarihten önce başlayan otoriter rejimler süreci, Türk devleti ve Erdoğan iktidarı için bulunmaz fırsatlar sunuyordu. II. Dünya Savaşı sonrasında demokrasi ve insan hakları yönlü iklim 1990'larla birlikte dağılmaya başlamış, sağ popülist iktidarlara yerine bırakmıştı.

II. Dünya Savaşı, devletli sistemin kendisini yeniden dizaynına neden olan siyasal ve toplumsal dinamikleri bağrında taşıyordu. Hitler faşizmine karşı Sovyet sisteminin direnişi ve karşı duruşu, ona uluslararası meşruiyet kazandırmıştı. Bu nedenle Sovyet sisteminin ahlaki ve politik değerlerinin görmezden gelinemeyeceği gerçeğinden hareketle kapitalist modernite, bir yandan söz konusu meşruiyeti boşa düşüren, diğer yandan da kendi bekasını sürdürebilir kılan kimi adımları atmak zorunda kalıyordu. BM, bu düşünceden hareketle yeniden inşa edildi. 1949’da Cenevre Savaş Hukuk Sözleşmesi ve 1951 Cenevre Mülteci Hukuku Sözleşmesi imzalanarak, devletli sistem, erkler ve güçlerin kurumsallığını öne çıkaran uygulamalar içinde oldu. Bunun sonucu olarak devletli sistem insan hakları, çevre hakları, hayvan hakları gibi bir dizi alanın temel önceliklerini dikkate alan ve karşılayan duyarlılığı kabullendi. Bununla da yetinmeyip yerel demokrasiyi ve yerindelik ilkesi gereğince idari ve siyasi yapılanmalara yol verdi. Keza 1949'da devletler ve halklar arası savaş yerine, uzlaşıyı savunmak amacıyla Avrupa Konseyi kuruldu. 

Türkiye, Konsey'in ilk üyelerinden biri olmasına rağmen uzlaşı ve diyalog yerine hep çatışma ve savaş konseptiyle halklara yaklaştı. Sonraki yıllarda Avrupa Konseyi'nin kabul ettiği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na bu nedenle çekince koydu, Kürt karşıtlığını devam ettirdi. Türk devleti, Avrupa’nın demokrasi ve insan haklarına dönük stratejik yaklaşımını hiçbir zaman dikkate almadı, gereken adımları atmadı.

2010'a kadar küresel liberalizmin etkisiyle insan haklarından yana bir imaj edinen Türk devleti, uluslararası konjonktürün yeni dinamiklerine uygun yeniden dizaynında gecikmedi. Uluslararası ölçekte sağ popülizm ve faşizmin iktidar da olması, Erdoğan ve Türk devleti için bulunmaz fırsattı. O tarihten bu yana Ortadoğu, Kafkasya’da ve Kuzey Afrika’daki rejim değişimlerinin ve savaşın parçası olan Erdoğan rejimi, Türkiye halklarını zapturapt altında tutmaya baktı. Uluslararası konjonktürün otoriter ve totaliter rejimlere uygun ortama evrilmesi, tek adam diktatörlüğünün hayat bulmasına yolaçtı. 2017 referandumu ile tek adam diktatörlüğüne seçim üzerinden meşruiyet kazandıran Erdoğan, demokratik siyaseti çözüm beklentisiyle sokak mücadelesinden çekmeye baktı.

Türkiye halklarının en temel direniş odağını ve örgütlü gücünü sistem içine çekmeye çalışan Erdoğan, Mart 2025’te de CHP’ye siyasi operasyonlarla muhalefetsiz Türkiye’nin taşlarını döşedi. Özgür Özel bu stratejiye karşı, toplumda yükselen itirazı ve direniş talebine uygun mücadeleyi örgütleyeceğine, sönümlendiren bir çizgiyi seçti. Kitleleri Saray'a ve Erdoğan rejimine yönlendireceğine, Saraçhane’den başlayarak çoklu mitinglerle kitleleri pasif direnişte tutmaya baktı. CHP, devlete ve devletin kolluk kuvvetlerine karşı Kemalist rejimin kurucu partisi olma duyarlılıklarıyla yaklaşıyor, devleti yüksek menfaatler esasıyla hareket ediyordu. İktidarı ve Saray'ı hedefine almak yerine, kukla yargıyı hedefine aldı. Bürokrasinin kendi başına inisiyatif sahibi olduğu, hukukun norm devlette olduğuna benzer bağımsız hareket ettiği yanılgısı ile kitleleri yanlış hedefe yöneltti. CHP, Adalet Bakanlığı, savcılar ve hakimlerle uğraşırken, iktidar ise yargı sopası üzerinden siyasi darbenin taşlarını döşüyordu. Çoklu mitinglerin kitlelerde neden olduğu usanç ve yorgunlukla birlikte nitelikli kazanımlara yol açmaması sonucu, toplumda mitinglere karşı ilginin düşmesi ve azalmasına neden oldu.

İktidar bundan güç devşirerek siyasi darbeye start verdi. İktidar düşünüldüğü ve söylendiğinin aksine güçlü olduğu için değil, toplumsal kalkışmadan korktuğu için toplumun iki örgütlü kesimini hedefine aldı. Gezi direnişi benzeri kalkışmadan çok korktuğu için kendisine karşı olan iki toplumsal gücü bir yandan tasfiye etmeye çalışarak, diğer taraftan da direniş odaklarını dağıtarak ve toplum dinamiklerini sistem içine çekerek mücadeleyi sönümlendirmek istiyor.

Bütün bunlardan çıkarılması gereken ders; mazlum ve mağdurların birlikte ortak mücadeleyi örgütlemeleridir. Tekçi, inkârcı ve katliamcı Türk ulus devletinin değişime kapalı ve statükodan beslendiği açıktır. Bu nedenle devletten ve iktidardan beklemek yerine, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere toplum, hakları ve talepleri uğruna ayağa kalktığında, tekçi rejime itiraz ettiğinde ve birlikte ortak mücadelede saf tuttuğunda kazanabilir. İktidarda bunu bildiğinden, mücadele dinamiklerini parçalayarak, dağıtarak çaresizlik ve umutsuzluk üretmeye çalışıyor.