Barış mücadelesinin acilliği

Cihan DENİZ yazdı —

8 Eylül 2022 Perşembe - 09:30

  • Muhalefetin ya siyasi kodlarındaki tekçilik nedeniyle ya da iktidarın yarattığı milliyetçi, militarist havanın ya etkisiyle ya da yine iktidarın yarattığı korku iklimi nedeniyle iktidarın savaş siyasetinin açık veya gizli destekçisi haline gelmektedir.
  • Kürtler ile savaş siyaseti iktidar için pansuman bile olmadıysa bu gerginlik ve savaş çığırtkanlığı da iktidar için gelmekte olan sonu engelleyemeyecektir. İktidar çözülmektedir.

Geçen hafta 1 Eylül Dünya Barış günü dolayısıyla, bu coğrafyaya demokrasi ve özgürlüklerin gelmesinin yegane yolunun bu coğrafyada halklar arasında barışı yaşatmayı başarmaktan geçtiğini belirtmiştik. 

Barış yoksa demokrasi de özgürlükler de olmaz demiştik. 

Bu hafta da bu noktadan devam edelim. 

Barış yoksa demokrasi de özgürlükler yoktur ne kadar doğru bir tespitse, tersi de o kadar doğrudur. Dolayısıyla da, şiddet ve baskı birbirini karşılıklı olarak besleyen iki olgu olduğundan, bu coğrafyaya barış gelmesinin doğrudan bir sonucu da varlığını baskı ve özgürlüklerin tasfiyesine bağlayan anlayışın da sonunun geleceğidir. 

Bunun en çok farkında olan da bizzat iktidarın kendisidir. Kürt Sorunu’nun çözümü noktasında uzatılan barış elini havada bırakılarak Kürt kazanımlarının nerede olursa olsun tasfiyesi temelinde Yeşil ve Beyaz Türk Faşizmleri arasında kurulan bu faşist bloğun varlık nedeni de varlık koşulu da bu coğrafya barış ihtimali ve imkanının ortadan kaldırılmasıdır. 

Savaş ve şiddet siyaseti, iktidarın elinde kalan nedeyse yegane “rıza” üretme aracıdır. Ancak içteki ve dıştaki savaş siyaseti ile her türlü farlılığı reddeden tekçi anlayışını, kadın kırımcı politikalarını, sadece bir avuç yandaşın ceplerini daha da doldurmaya hizmet eden talan ve sömürü ekonomisini topluma ettirebilmektedir. Bu savaş siyaseti ile halkların soru sormasının,  iktidarın politikalarını sorgulamasının önüne geçmeye çalışmaktadır. 

Ama öyle görülüyor ki, Kürtler bağlamında bu denklem artık eskisi gibi çalışmamaktadır. Ne Kürtler tüm bu baskı ve şiddet siyaseti karşısında geri adım atmıştır ne de “Türk” toplumunda artık eskiden olduğu gibi etkili olmaktadır. Kürtler ile savaş siyaseti, özellikle de içinde bulunulan çözümsüzlük ve tıkanmışlık  hali ile beraber, artık iktidar için eskisi gibi geçerli ve etkili bir meşruiyet kaynağı işlevi görememektedir. 

Bunun karşısında ise iktidar, el büyütüp hedefine NATO’dan sözde “müttefiki” ve bir Avrupa Birliği ülkesini olan Yunanistan’ı oturttu. Üst üste Yunanistan ile ilgili adeta savaş tehdidi anlamına gelecek açıklamalar gelmektedir. İktidardaki faşist blok, en üst düzeyde, “Yunanistan ne siyasi ne ekonomik ne askeri bakımdan bizim dengemiz olmadığı için muhatabımız da değildir” gibi diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan sözlerle başlayıp “vakti geldiğinde gereğini yaparız”, “bir gece ansızın gelebiliriz” gibi tehditlerle devam eden açıklamalar yapmaktadır. 

Türkiye’de siyasetin vasatı haline gelen bu “mahalle” üslubunun diplomasiye yansıması olan bu sözlerin her biri hakkında aslında gerek iktidarın zihniyetini, düzeyini ve niyetlerini ortaya koydukları için ayrı ayrı makale yazılmasını gerektirmektedir; özellikle de denk görülmeyenlerin muhatap alınmamasının siyasi, diplomatik, sosyolojik boyutları mutlaka ele alınmalıdır. 

Ama bunlar kadar belirleyici ve önemli olan, iktidarın söyledikleri değil, muhalefetin sesinin kısıklığıdır. Her zaman şahit olduğumuz gibi, iktidarın gücünü aynı zamanda muhalefet suskunluğundan ve bu suskunlukta gizli destekten almaktadır. 

Saldırgan bir dış politika, adeta iktidarın dokunulmaz, eleştirilmez olduğu bir konudur. Kürt Sorunu, Irak, Suriye, Azerbaycan, Libya ve şimdi de Yunanistan gibi alanlarda iktidarın takip ettiği şiddet siyaseti  “Türk” siyasetindeki o meşhur “devlet politikası” olarak kabul edilerek muhalefet iktidarın arkasına hizalanmaktadır.  

Bugün de, iktidarın Kürtler karşısındaki savaş siyasetine tek kelime etmeyen,  Meclis’e her geldiğinde tezkereler için lehte oy kullanarak tersine savaş siyasetine destek olan sözde muhalefet partileri, ekonomik, siyasi ve diplomatik açıdan zaten büyük sorunlarla karşı karşıya olan Türkiye’yi daha başka nasıl felaketlere sürükleyeceği belli olmayan bu sözler karşısında da suskun kalmaktadırlar. 

Muhalefetin çok geniş bir kesimi neredeyse her konuda iktidarın uygulamalarına karşı çıkmalarına rağmen, ya siyasi kodlarındaki tekçilik nedeniyle ya da iktidarın yarattığı milliyetçi, militarist havanın ya etkisiyle ya da yine iktidarın yarattığı korku iklimi nedeniyle iktidarın bu savaş siyasetinin açık veya gizli destekçisi haline gelmektedir. 

Aslında zihniyet son kertede aynı olduğundan aksini beklemek hayalperestlik olurdu.  

Belki de tam bu nedenle, yani birlerinden aslında bir farkları olmadığı için tüm krizlere rağmen muhalefet bir türlü beklediği toplumsal desteği sağlayamamaktadır. 

Ama nasıl Kürtler ile savaş siyaseti iktidar için pansuman bile olmadıysa bu gerginlik ve savaş çığırtkanlığı da iktidar için gelmekte olan sonu engelleyemeyecektir. İktidar çözülmektedir. Ama önemli olan iktidardaki özneler değil zihniyet olduğundan, Yunanistan ile yaşanan son gerginlikler bir kez daha Türkiye siyaseti için gerçek alternatifin, yani üçüncü yolun güçlü ve tüm toplumsal kesimleri ve tüm ezilenleri bir araya getiren birleşik bir barış mücadelesi olduğu göstermektedir. İktidardaki özneyi değiştirmenin ötesinde bu coğrafyaya gerçek bir zihniyet devrimi yaşatıp özlemi duyulan demokrasiyi ve özgürlükleri getirecek olan tam bu mücadele olacaktır. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.