Barış’a yasak…

Cihan DENİZ yazdı —

2 Eylül 2020 Çarşamba - 23:00

  • Tam da barış istemenin böylesine kriminalize edildiği bir ortamda, HDP’nin, tüm yasaklamalara, baskılara ve engellemelerine rağmen, Türkiye’nin dört bir yanında halkların barışa özlemini haykırması çok değerlidir.

Savaşların yol açtığı acılar, felaketler asla unutulmasın diye insanlık tarihindeki belki de en büyük acıların, en büyük soykırımların yaşandığı 2. Dünya Savaşı’nın başladığı 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kutlanmaktadır.

Ama Türkiye’de değil.

“Elde kılıç” hutbe okuyanların, her ağızlarını açtıklarında fetihten, savaştan başka bir şey söylememelerin barışa karşı gözleri o kadar kör, kulakları o kadar sağır olmuş ki bu yıl 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne ilişkin iktidarından göstermelik bile olsa bir açıklama gelmedi. Barış onların gözünde balıkçılık sezonunun başlaması kadar bile önemli olmadığından olsa gerek, balıkçıların denize açılması için onca laf edenler yalandan bile olsa barışın adını ağızlarına almaya, barış istediklerini söylemeye tenezzül etmediler.

Dahası, Türkiye’de tüm güzel şeyler olduğu gibi halkların Dünya Barış Günün kutlamasını da devlet, kendisi Korona günlerinde emekçilerin hiçbir önlem alınmadan çalışmasında, insanların iktidarın düzenlediği etkinliklerde sosyal mesafe ve diğer tedbirler hiçe sayılarak bir araya gelmesinde bir beis görmemesine rağmen, salgını gerekçe göstererek yasaklandı. Yasağa rağmen bir araya gelenlere polis müdahale etti ve çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Aslında bu hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü “Yeni” Türkiye’de savaş her türlü sorunun çözümü olarak görülmektedir, barış ise yeni rejimin ben büyük tabularından biri haline gelmiştir. Kendi varoluşsal krizinin çözümü olarak savaşı bir “beka” sorun olarak görüp savaşı ve ölümü kutsayan iktidar barışı ise kendi varoluşunun önünde büyük bir tehdit olarak görmektedir. Bundan dolayı da Beyaz ve Yeşil Türk Faşizmleri arasında Kürtlere ilan edilecek savaş temelinde kurulan bu iktidar ittifakının barış ile arasında antagonist bir çelişki olduğu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu ittifakın şartı olarak Dolmabahçe’deki müzakere masasının devrilerek Kürtlere karşı topyekun savaş ilan edilmesinin ardından, savaşa karşı çıkıp barışı istemek, barış için mücadele etmek bu coğrafyada bombalı saldırıları, işini kaybetmeyi, mahkeme karşısına çıkarılmayı, cezaevine konulmayı göze almadan yapılabilecek bir şey değildir artık.

2015 seçimleri sonrasında devreye konulan savaş politikalarına karşı barışı savundukları için 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda yaşamını yitirenler gibi.

İktidarın savaş politikalarına karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” dedikleri için çalıştıkları üniversitelerden atılıp mahkemelerde adeta düşman hukuku ile yargılanan Barış Akademisyenleri gibi.

Sokağa çıkma yasakları sırasında telefonla katıldığı bir televizyon programında sadece “Çocuklar ölmesin” dediği için başına gelmedik kalmayan Ayşe Öğretmen gibi.

Efrîn’e yönelik savaş karşısında “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” açıklamasını yaptıkları için evleri basılarak gözaltına alınan, yargılanarak hapis cezası ile cezalandırılan Türk Tabipler Birliği Yönetim Kurulu üyeleri gibi.

Ve daha niceleri…

Sonuç olarak, barış istemeyi adeta ülkeyi parçalayan bir “terör” faaliyeti olarak değerlendiren, barış isteyenleri “terörist”, “bölücü” olarak gören, tersinden bir mafya bozuntusunun barış isteyen akademisyenler ile ilgili “Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” şeklindeki sözlerini düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alan bir zihniyet tarafından yönetilen bir ülkenin yeni “normalleridir” tüm bunlar.

Tam da barış istemenin böylesine kriminalize edildiği bir ortamda, HDP’nin, tüm yasaklamalara, baskılara ve engellemelerine rağmen, Türkiye’nin dört bir yanında halkların barışa özlemini haykırması çok değerlidir. Bu çıkış, katılanların niceliğinin ötesinde çok büyük bir önem taşımaktadır. Ve iktidarın varoluşunu devam ettirmek adına dayattığı savaş politikalarına karşı demokratik siyasetin yakın süreçteki en temel hedefinin, halklar içindeki barış özlemine öncülük ederek en yaygın ve geniş kesimler içinde barış mücadelesini örgütlemek olduğunu göstermiştir.

Unutulmamalıdır ki, daha güçlü, daha örgütlü, daha kararlı bir şekilde toplumun tüm kesimlerinin “Savaşa Hayır Barış Hemen Şimdi”, “Bu Suça Ortak Olmayacağız”, “Çocuklar Ölmesin”, “Savaş Bir Halk Sağlı Sorunudur” demesi sadece savaş politikalarının değil aynı zaman varlığını savaşa endekslemiş bu iktidar yapısının da sonunu getirecektir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.