- Türkiye, ittifakın SSCB’ye karşı bir ileri karakolu ve koçbaşı rolü oynamıştır. Şimdi ise İsrail ile birlikte İran’a ve Ukrayna ile birlikte Rusya’ya karşı benzer bir rol verilmektedir.
SUAT BOZKUŞ
İkinci Paylaşım Savaşı sonrası TC. egemenleri geleceklerini ve güvenliklerini NATO şemsiyesi altında gördüler. NATO şeflerinin ve ABD’nin gözüne girmek için hiçbir fırsatı kaçırmadılar. İlk fırsat Kore savaşı oldu. Türkiye, Amerika’nın gözüne girmek için bu savaşa balıklama atladı. Yüzlerce asker öldü, binlercesi yaralandı.
Ondan sonra da her 1 Mayıs öncesi ve ABD yetkililerinin Türkiye ziyareti öncesi “Komünist tevkifatları” modası başladı. TC. yöneticileri Türkiye’nin ciddi bir komünizm tehlikesi altında olduğunu göstermek ve buna karşı her türlü desteği temin etmek gayretkeşliği içindeydi.
Şimdi de, güvenlik bahanesiyle Ankara’yı Ankaralılara adeta yasaklayıp bir çeşit fiili sokağa çıkma yasağı koydular. NATO dediler ama Zelenskiy ve Şara’yı da ayrıca getirip onlara da fiilen NATO üyesi muamelesi yaptılar. Böylece NATO içindeki çelişki, çatışma ve zaaflar ne olursa olsun NATO’nun bölgede ve dünyada etkisini arttırma gayretine girdiler. Tabii ki NATO içinde de ABD’nin etkisini arttırmak ön plana çıktı.
Dün “NATO’nun ne işi var burada?” diyen Erdoğan bugün NATO toplantısına evsahipliği yapmakla övünüyor ve satacağı silahların reklamını yapıyor.
Bu zirve vesilesiyle, Türkiye silah sanayii de yakaladığı fırsatı değerlendirmeye çalıştı. Erdoğan’ın zirveye gelen liderlere silah hediye etmesi ise sembolik bir jest değil, gerçek niyetlerinin de bir ifadesi oldu. Trump’a farklı olarak altın kaplamalı bir silah hediye etmesi de ciddi bir göz kırpma oldu.
Danimarka’ya, Kanada’ya tehditler yağdıran, Venezüela’ya el koyan Trump, şimdi de İran üzerinden tüm bölgeye posta koymaktadır. Böylece Suriye, İsrail ve Ukrayna da fiilen NATO üyesi konumundadır. Son zirve ile birlikte yeni bir dönem açılmış gibidir. NATO içindeki uyumu bozan İspanya, Danimarka gibi ‘sorunlu’ üyeler yerine üye olmayan devletlerle yapılan takviyeler ile ABD hegemonyasında NATO güçlendirilmektedir.
Kuruluşundan bugüne kadar Türkiye, ittifakın SSCB’ye karşı bir ileri karakolu ve koçbaşı rolü oynamıştır. Anlaşılan o ki, SSCB sonrasında ise İsrail ile birlikte İran’a ve Ukrayna ile birlikte Rusya’ya karşı da benzeri bir rol verilmektedir. Bu rolün askeri alanda yoğunlaşması Türkiye’yi tehlikeli pozisyonlara sürükleyebilir. Bu role gönüllü olanlar gündemdeki barış ve demokratik çözüm sürecine de taş koyanlardır.
Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025 tarihinde kamuoyuna açıkladığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı" ile girilen yeni süreç ağır ve gecikmeli de olsa sürmektedir. Süreci geciktirmek ve engellemek hatta tersine çevirmek isteyenler bütün güçleriyle devrededir. Her fırsatta ve her yolla ortaya çıkmaktadırlar.
Uzun süredir çıkması beklenen “Çerçeve yasa”nın bu ay içinde çıkması bekleniyor. Bu yasanın sorunlara çözüm olabilecek bir içerikte çıkması da bir mücadele konusudur.
NATO zirvesinden sonra Trump’ın yeniden İran’ı hedef alması ve saldırıya geçmesi, “körfez benden sorulur” havasına girmesi bölgede barışın kolay olmadığını gösteriyor. İki büyük paylaşım savaşının amacı da sıcak denizleri ele geçirmek ve kontrol etmekti. Ancak bu amaca ulaşamadılar. Şimdi amaç gene aynıdır. Üçüncü Paylaşım Savaşı veya Emperyal savaşın üçüncü aşaması her alanda sürmektedir. Bu kargaşa içinde en büyük derdi iktidarını korumak olan Erdoğan, kendi iktidarını sürdürebilmek için “Barış ve demokratik çözüm süreci”ni sürüncemede bırakabilir. Buna karşı sürecin ilerlemesi ve başarısı tüm demokrasi güçlerinin mücadelesine bağlı olacaktır.