• AKP–Türk devleti, şu an Kürtlerin özne olmaması için Amerikan yönetimiyle her türlü kirli pazarlığı yapıyor. Senaryo tehlikelidir. Türk devleti, entegrasyonu “biat” şeklinde okuyor.

ŞEMSETTİN ÖZER

Barışın temel amaçlarından biri, toplumsal barışı sağlamak ve karşılıklı güveni yeniden tesis etmektir. Bu hedefin gerçekleşebilmesi, yalnızca söylemsel beyanlarla değil, siyasal aktörlerin kendi gizli zihin kodlarını ve siyasal şifrelerini toplumla açık biçimde paylaşmalarıyla mümkündür. Bunun için yalan ve kandırmaya dayalı siyaset anlayışı yerine, ahlak felsefesini esas alan siyasal ve kültürel bir iklime öncülük edilmesi gerekir. Bu şekilde toplumun yerleşik önyargıları kırılabilir, güven yeniden inşa edilebilir ve toplumsal sorumluluk ortak biçimde üstlenilebilir.

AKP, artık devletle büyük ölçüde iç içe geçmiş bir siyasal yapı hâline geldi. Hatta devletin kendisi olduğu ve bunu da tüm devlet geleneklerini hiçe sayan norm dışı bir iktidar biçimiyle gerçekleştirdiği ileri sürülebilir. Oysa devletleri oluşturan temel unsurlar, kurallar ve nizamlardır. Bu açıdan bakıldığında AKP, gayri nizami bir yapılanma olarak değerlendirilebilir; tekçi bir anlayışı temsil ediyor. AKP’nin, iktidarın toplumsal kontrolü sürdürmek amacıyla kriz siyasetini benimsediği ve tek adam rejimine dönüştüğü; adeta “son krallar çağı”nı sembolize eder gibi bir görünüm sergilediği açıktır. Faşizm, krizlerin yönetilebilmesi için toplumun belirli bir “vicdani körlük” içinde tutulmasını gerektirir. Tam da bu noktada, José Saramago’nun 'Körlük' romanı bize dikkat çekici bir düşünsel çerçeve sunuyor. Roman, modern çağın içine düştüğü durumu vicdanların körelmesiyle karakterize eder. Körlük, tam da AKP’nin başını çektiği Türk devleti ve toplumunu karakterize ederek, Ortadoğu’da Selefi ideolojiye rol model olma işlevi üstlenmiş gibidir.

Saramago’nun alegorisi

Roman, yalnızca fiziksel bir körlük salgınını değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani körlüğü de betimliyor. Eserde öne çıkan temalar arasında; insanların yalnızca gözleriyle değil, vicdanlarıyla da kör olabileceği fikri, uygarlığın sanıldığı kadar sağlam olmayabileceği ve kriz anlarında toplumsal düzenin hızla çözülme riski yer alıyor. Bunun yanı sıra roman, denetimsiz gücün nasıl baskı ve sömürüye dönüşebileceğini de güçlü biçimde ortaya koyuyor. Bu yönüyle AKP, tüm hukuk normlarını bir tarafa bırakarak denetimsiz iktidarını geliştirdi. Bu açıdan Körlük romanı bize AKP’nin ve toplumun geldiği durumu anlatır gibidir. Körlük, modern toplum, insan doğası ve etik üzerine derin bir felsefi eleştiri niteliği taşıyor. Romanda geçen “Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük; gören körlerdik, gördüğü hâlde görmeyen körler…” ifadesi dikkat çekicidir. Bu cümle, körlüğün biyolojik bir durumdan çok, toplumsal ve ahlaki bir mesele olduğuna işaret ediyor. Romanın dikkat çekici bir başka yönü de karakterlerin özel isimlerle tanımlanmamasıdır. Kişiler, bireysel kimliklerinden çok belirli özellikleriyle anılır. Böylece yazar, tek tek bireylerden ziyade bütün bir uygarlığı karakterize eden alegorik bir anlatı kurar.

Eğitim ve tek tipleşme

AKP döneminde eğitimin bilimsel niteliğinin zayıflatıldığı ve bunun toplum üzerinde uzun vadeli etkiler yarattığı; dincilik kültürüyle iktidarını garantiye almayı hedeflediği görülüyor. Bu yaklaşım, eleştirel düşüncenin geriletilmesinin ve dinsel ya da ideolojik aidiyetlerin öne çıkarılmasının, birbirine benzeyen ve itaat eksenli bir toplumsal yapı ürettiğini gösteriyor. Böyle bir toplumda farklılıkların, çoğulculuğun ve muhalefetin alanı daralır; toplum duyarsız hâle gelir. Yeknesak bir rejim ise yalnızca felaket üretir. Tarihsel olarak faşist rejimler de benzer biçimde tek tip kimlikler ve semboller üretmiştir. Örneğin, Benito Mussolini döneminin kara gömleklileri ile Erdoğan’ın Rabia işareti, siyasal aidiyetin tek tip bir görünüm ve disiplin içinde örgütlenmesini simgelemiştir. Bu bağlamda, tek tipleşmenin ve mutlak itaati esas alan yapıların, ister milliyetçi ister dinci, ister sosyalist referanslarla ortaya çıksın, benzer toplumsal sonuçlar yaratabileceği yönünde eleştirel değerlendirmeler yapılıyor. DAİŞ, Taliban, El Kaide ya da çeşitli tarikat yapılanmaları gibi örnekler üzerinden yapılan tartışmalar da ideolojik homojenliğin ve mutlak doğruluk iddiasının çoğulculuk açısından taşıdığı risklere dikkat çekiyor. Bu açıdan bakıldığında, “körlük” yalnızca bireysel bir eksiklik değil; toplumun eleştirel düşünme kapasitesini, vicdani reflekslerini ve hakikati sorgulama yeteneğini kaybetmesi anlamına gelen siyasal ve ahlaki bir metafor olarak okunabilir.

Kürt meselesi ve barış

Bu açıdan bakıldığında, Türk devleti Kürtlerle barışır mı? AKP’nin pratiği gösteriyor ki; Kürtlerle barış değil, “Kürtleri kontrol edebilirim” mantığı hâkimdir. AKP’nin faşizm ve Selefizmi ideolojik referans aldığı gerçeğinin, hakikati yok ettiği; bu nedenle barışı çoğu zaman teslimiyet ve boyun eğdirme olarak hedeflediği ileri sürülüyor. Boyun eğdirmek ya da yok etmek, Türk devletinin siyasal lugatında yer alan yöntemler olarak tarihsel deneyimlerle doludur. Bu nedenle barışa ve toplumsal barışmaya güven vermiyor. Dolayısıyla toplumu sorgulatabilecek temel unsur; iç muhalefetin güçlenmesi, sivil toplumun desteklenmesi ve en önemlisi bilimsel ve özgürlükçü bir eğitim sisteminin geliştirilmesidir. Barışın yolu da buradan geçmektedir. Ancak şu soru önemlidir: Bu alanlarda özgürlükçü bir gelişme var mı? Ya da soruyu şöyle sormak gerekir: Tüm toplum yekpareleştirilmiş, duygu düzeyinden düşünselliğe, ekonomiden kültüre kadar tek tipleştirilmiş bir toplum Kürtlerle barışı sağlayabilir mi? Sağlayamaz, çünkü siyasal İslam ve AKP zihniyeti kendisini adeta ilahileştirmekte, toplum da köreltildikçe kendisini bulunmaz Hint kumaşı olarak gören bu anlayış Kürtlerle barışamamaktadır.

Rojava ve güvensizlik

AKP–Türk devleti, şu an Kürtlerin özne olmaması için Amerikan yönetimiyle her türlü kirli pazarlığı yapıyor. Senaryo tehlikelidir. Türk devleti entegrasyonu da bu anlayışla algılayıp hayata geçiriyor. Evet, entegrasyonu “bana biat edin” şeklinde okuyor. Hatta sadece Kürtlerin değil, Türkiye’deki tüm demokratik ve liberal dinamiklerin de AKP’ye tabi olmasını istiyor. Sıkça dillendirilen “Terörsüz Türkiye” söylemi de bu bakışa göre niyetin barış değil, toplumun vicdanını bu kavram üzerinden körelterek Kürtleri tarihten silmek olduğu düşüncesini güçlendiriyor. Rojava’da Türk devletinin gerçekleştirdiği uygulamaları alkışlayan bir toplumun, yarın Kürtlerin başına başka yerlerde de benzer şeyler geldiğinde aynı refleksi göstereceği; hatta DAİŞ’in yardımına koşabilecek ölçüde vicdani körelme yaşayabileceği ve Kürt kanı akarken zevkle seyredeceği düşünülmektedir. Böyle bir zihniyetin barış söylemi inandırıcı gelmiyor.

Sonuç olarak AKP son kral çağını yaşarken; Ankara merkezli Kürt siyasal partileri, DEM Parti, sol ve demokrat partiler ile kurumlar açısından da Rojhilat Kürtlerinin karşısında tam bir körlük siyaseti hâkimdir. Dolaysıyla Bakur Kürtlerinin, Rojhilat Kürtlerine karşı refleksiz kalması ki Rojava içinde ciddi tepki vermemişti; nedeni elbete DEM Parti'nin kararsız siyasetinin sonucudur. Evet, AKP’nin yarattığı siyaset nedeniyle toplumdan siyasal partilere, sivil toplum örgütlerinden aydın çevrelere kadar uzanan geniş bir alanda; Rojhilat’ta ve Suriye’de Alevi toplumuna karşı yapılan katliamlar karşısında ciddi bir siyasi ve politik körlük durumu yaşanıyor.

Bu bağlamda özellikle AKP’nin ABD yönetimi ile Kürtlere karşı çok kirli senaryolar yürüttüğü ve bu senaryonun selameti için de çözüm sürecini bir oyalama taktiği olarak kullanıp toplumda beklenti yaratarak amacına ulaşmak istediği ileri sürülüyor. AKP-devletin sürece yaklaşımı ya da süreci başlatma ve entegrasyon mantığı, Kürtleri tasfiye etme mantığı taşıyor. Dolayısıyla AKP-devleti, Türk-Sünni İslam dışındaki halklara boyun eğdirmek istiyor ve Kürtleri de kolektif bir özne değil, biyolojik bir varlık olarak görüyor. Kısacası, eskide olduğu gibi bugün de AKP-devletinin Kürtlere bakışı, dinci referanslarla daha ileri götürülerek sosyal Darwinist bir bakışın hâkim olduğu şeklinde değerlendiriliyor. Kürt barışı ya da entegrasyon algısı budur. Kürtleri bekleyen tehlike budur, çünkü Bakur Kürtleri kolektif bir özne hakkı elde etmezse tüm Kürtlerin tarihe karışması kaçınılmazdır. AKP-devletinin hedefi Kürtleri savunmasız bırakmaktır. Israrla silah bırakma şartının temelinde bu yaklaşım yatmaktadır. AKP, şu an Takrir-i Sükûn Kanunu dönemini aşan hukuk dışı uygulamalarla topluma boyun eğdirmeyi amaçlıyor.