Deprem, hesap verilebilirlik ve Türkiye

Cihan DENİZ yazdı —

4 Kasım 2020 Çarşamba - 20:00

  • Türkiye’de bir yönetme tekniği haline gelen bu hesap vermeme siyaseti, iktidara oy verenler nezdinde bile artık kabul görmemektedir.

Türkiye bir kez daha deprem gerçeği ile yüzleşti. Bu kez İzmir’de yılların ranta dayalı siyasetinin sonucu yüzün üzerinde kişi yaşamını yitirdi. Aslında Türkiye’de yaşanan her felaket, ülkenin içinde bulunduğu durumu bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktadır.
Her deprem sonrasında olduğu gibi, İzmir depremi sonrasında da 21 yıldır vatandaşlardan alınan ve toplamı kimi araştırmalara göre 70 milyar lirayı bulan deprem vergilerinin akıbeti gündeme geldi. Önceki dönemde Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan, “Bu vergiler deprem için getirilmiş olsa, alınır biterdi. Bütçenin ihtiyacı olduğu için toplandı, milleti aldatmanın alemi yok” diyerek hükümetin üstünü örtmek istediği gerçeği dile getirmişti. Yine önceki dönemlerde Maliye Bakanlığı yapan Mehmet Şahin ise deprem vergilerinin sağlık, eğitim, duble yollar için harcandığını açıklamıştı. 1999 Depremi sonrasında ilk önce sadece bir kerelik konulan ama 2002’de sürekli hale getirilen Deprem Vergisi adına toplanan paraların gerçek akıbetinin ne olduğu, on milyarlarca Lira’nın nereye harcandığının hesabı asla sorulmadı. Türkiye demokratik bir ülke olsaydı, bunların hesabı sorulurdu, en azından hükümet adına konuşanlar bu konuda vatandaşlara gerçekleri açıklama konusunda kendini mecbur hissederdi.
İzmir meydana gelen deprem sonrasında bir kez daha bu konu muhalefet tarafından gündeme gelince Cumhurbaşkanı “harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok” açıklamasını yaptı.
Normal işleyen bir demokraside bu açıklama kıyamet koparırdı. “Hesap vermeye zamanımız yok” sözünün hesabını sorardı. Ama burası Türkiye ve muhalefet bile belki de farkında olmadan hükümetin alışanlık haline getirdiği bazı şeyleri maalesef kanıksamış görünüyor. Kanıksanan şeyler yani tam da yapılan bu açıklamanın altında yatan zihniyet, Türkiye’nin neden bir türlü demokrasisini yaşatamadığını aslında çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir ülkede demokrasiden bahsedebilmek için seçimlerin olması, siyasi partilerin varlığı yeterli değildir. Gerçek bir demokrasi için bugün Türkiye’de var olmayan başka birçok şeye ihtiyaç vardır. Ve bunlardan biri de hesap verilebilirliktir. Yani hükümetler tarafından yapılan hukuka aykırı veya toplumun çıkarlarıyla çelişen eylemlerin, uygulamaların tespit edilerek sorumluların hesap vermesi. Ve bu ilke sadece vatandaşların seçimden seçime sandığa giderek iktidardan hesap sorması ile sınırlandırılamaz.
Türkiye için büyük bir hayal. Türkiye’de, bunun tam tersine, Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında da görülebileceği gibi, hesap verme bir zaman kaybı, muhalefet karşısında bir zayıflık olarak görülmektedir. İktidar, bırakalım hesap vermeyi, bu konuların gündeme getirilmesine, bunlar ile ilgili açıklama yapmaya bile gereksiz görmektedir.
Ama daha da önemlisi, bu anlayış sadece hükümetle, yani Cumhurbaşkanı ve bakanlarla sınırlı değildir. Hesap vermeme, “yaptık oldu” anlayışı en tepeden en alta Türkiye’de tüm iktidar ilişkilerine sinmiş bir ilkedir. Ve sadece ekonomi alanında değil tüm iktidar alanlarında geçerlidir. İktidarın tepesinden yayılan hesap vermeme anlayışından aldığı cesaretle en basit memurlar bile kendilerini kanunların üstünde görmektedir; çünkü ne yaparlarsa yapsınlar kendilerinden hesap sorulmayacağını bilirler.
Bu ülkeye demokrasinin, özgürlüğün, barışın gelmesi için mücadele edenler ağızlarından çıkan her sözün, yazdıkları her satırın, attıkları her adımın hesabını vermek zorunda kalırken, en tepeden en alta devlet adına hareket edenlerden işledikleri en büyük suçlar için bile göstermelik de olsa hesap sorulmamaktadır.
Çok geriye gitmeyelim. İpek Er’e tecavüz ederek onun ölümüne sebep olan uzman çavuş aramızda serbestçe dolaşmaktadır. daha dün Hakkari’de bir kişinin evinin önünde ölümüne neden olanlar, Van’da helikopterden atılan 2 kişiyi linç ederek birinin ölümüne sebep olanlar hiçbir şey olmamış gibi görevlerine devam etmektedir. Büyük tantanalarla başlatılan ama yargılanan kişilerin Türkiye’yi yöneten ittifakın bir parçası olmasıyla birlikte tek tek beraatla sonuçlanan JİTEM davaları da bu hesap vermeme politikasının bir diğer örneğidir. Ve daha nice örnekte de görüleceği gibi en tepeden başlayarak suç işleyenden, işkence yapandan hesap sormaya ne niyet vardır ne de zaman.
Diğer yandan, Türkiye’de bir yönetme tekniği haline gelen bu hesap vermeme siyaseti, iktidara oy verenler nezdinde bile artık kabul görmemektedir. Bizzat hayatlarını, ceplerini etkilemeye başladıkça, onlar da durumdan artık büyük rahatsızlık duymaktadır. İktidar partilerinde yaşanan büyük oy kaybının ardında yatan nedenlerden biri de insanların artık bu siyasetten duyduğu hoşnutsuzluktur. Bu nedenle de, demokrasi mücadelesinin en temel hedefinden biri de hesap verme ilkesini yeniden işler hale getirilmesi olmalıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.