Din ve kadın

Suat BOZKUŞ yazdı —

7 Ağustos 2020 Cuma - 23:00

  • Bir facia ve katliam haline gelen kadın cinayetlerini durduramayan faşist gericilik, şimdi de zaten hiç uygulamadığı İstanbul Sözleşmesi’ni resmen feshetmek istiyor. Buna karşı çıkan kadınları vahşice polis terörüyle ezmek, susturmak istiyor. Kadınlar diz çökmedikçe toplum da diz çökmeyecektir.

AKP-MHP diktası iç ve dış politikada battıkça, yıkılma korkusu iliklerine kadar bütün vücudunu sarıyor. Bu korkuyla yıkılmamak için gözü kara bir biçimde savunmaya ve karşı saldırıya geçiyor. İçeride ve dışarıda kudurmuş gibi saldırganlaşıyor.


İnsanlık tarihinin başında, doğal komünal toplum yıkılıp köleci topluma geçilirken önce kadınların özgürlüğü gasp edilip kadınlar köleleştirilmişti. Anaerkil toplum yıkılıp kadın köleleştirilmeden köleci ataerkil toplum egemen olamazdı.


Yine bu dönemde sihirbaz-büyücü-rahip biçiminde ortaya çıkan ve başlangıçta topluma hizmet eden kişiler dinlerin ilk tohumunu da atmış ve köleci toplumun ideolojik çerçevesini oluşturmuştu. Böylece sınıflı toplumun temeli kadın köleliği ve dincilik olmuştur.


O günden beri insanlık özgürlük kavgasını yükseltirken daima kadının statüsü ve din konusu gündeme gelmiş, her seferinde yeniden tartışılmıştır.


AKP-MHP diktası da sıkışınca yeniden dine ve kadın köleliğine sarılmaktadır.


Zaten açık olan Ayasofya’nın zafer havasıyla ve yeni bir fetih şatafatıyla açılışının amacı budur. Bu şatafatlı açılıştan ve merak saikiyle yapılan turistik ziyaretlerden sonra ilk günkü kalabalıktan acaba kaç kişi hala Ayasofya’ya namaz kılmaya gidiyor? Hatırlarda kalan Ali Erbaş’ın kılıçlı hutbeleri ve protokol Cuma’larıdır.


Yine yıllar önce imzalanmış olan ve sadece kadınlar için değil, kadınlarla birlikte tüm toplum için de bir özgürleşme umudu yaratan İstanbul sözleşmesi’ni şimdi iptal etmeye kalkışmak ve yeniden tartışma konusu yapmak da aynı amaca yöneliktir. Bu tartışmalar elbette önemlidir. Ama bu tartışmaların gündeme gelmesi-getirilmesi de, bu tartışmalar sürerken memlekette olup bitenler kadar önemlidir.


Erdoğan-Bahçeli diktasının yönetiminde ekonomi batmıştır. Son günlerde Dolar’ın yeniden tırmanışa geçmesi ve tüm ekonomik kandırmacaları-iflasları gözler önüne sermesi bu diktanın sonunu da göstermektedir. Aslında bu görülmeyen ve bilinmeyen bir son değildi. Ama Erdoğan-Bahçeli diktası ayakta kalabilmek için halkı kandırmayı-kışkırtmayı ve muhalefeti ezerek durumu idare etmeyi milli görev ilan etti. Bu amaçla dışarıda saldırganlaşmayı, işgalleri, her yere asker-silah göndermeyi de kahramanlık zannetti. Bütün bu politikalar batağa saplandıkça da vatan-millet-beka, din-iman, namus-bayrak kışkırtmalarına sarıldı. Bu kışkırtmalarla ve oyalamalarla kanlı diktasını ayakta tutmaya çalışıyor.


Bir facia ve katliam haline gelen kadın cinayetlerini durduramayan faşist gericilik, şimdi de zaten hiç uygulamadığı İstanbul Sözleşmesi’ni resmen feshetmek istiyor. Buna karşı çıkan kadınları vahşice polis terörüyle ezmek, susturmak istiyor. Devlet kadınları ezmek için sevk ettiği polis gücünün yüzde birini bile kadın katliamlarını önlemek için gönderse bu kadar katliam olmazdı. Kadınların bu zulme karşı yaygınlaşan direnişleri her türlü saldırıya rağmen yükselerek sürüyor.


Kadınlar diz çökmedikçe toplum da diz çökmeyecektir. Bu nedenle sadece Türkiye’de değil Polonya gibi bazı Hıristiyan ülkelerde de sağcı gericilik İstanbul sözleşmesine karşı yani aslında kadınlara karşı saldırıya geçiyor.


Ekonomi batmış, kimseyi kandıramazsınız.


İHA’lar SİHA’lar doları düşüremez, halka tek ekmek üretemez. Kadınlara boyun eğdiremez, diz çöktüremez.


Kadınlar yaşam hakkı için, özgür demokratik toplum için dişiyle tırnağıyla, kanıyla canıyla direniyor. Direnen kadın direnen toplum demektir. Kadınlar diz çökmedikçe toplum da diz çökmeyecektir. Bu direnişe toplumun tüm ezilenleri de omuz vermelidir.


Kadınlarla birlikte tüm toplum da özgürleşecektir.


İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamak yetmez. Bütün maddeleriyle uygulanmalıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.