Erdoğan da Maliye Bakanı da 'doğruları' söylüyor

Cihan DENİZ yazdı —

9 Haziran 2022 Perşembe - 08:30

  • Hakikat ve iktidar yan yana gelmesi imkansız iki olgu olsa da, bazen yollarının kesiştiği de olur. Bu çok nadir anlar genellikle iktidarlar adına konuşanların bilinçaltını dışa vuran dil sürçmelerine benzer şekilde “dilleri sürçtüğünde” olur.

Nerede olursa olsun, iktidar yalan demektir, çarpıtma demektir. İktidarlar, yalansız dolansız yaşayamazlar, hakikati ters yüz edip kendilerini olmadıklar bir şey gibi göstermeden varlıklarını sürdüremezler.

Türkiye, özellikle de mevcut iktidar, söz konusu olduğunda, yalanın, dolanın, çarpıtmanın artık bir sınırı kalmamaktadır. Her hangi bir konuda iktidar adına en alttan en üste kim konuşursa konuşsun, ağzından yalandan ve çarpıtmadan başka bir şey çıkmamasına alıştık. Ağızlarından neredeyse tek kelime doğru söz çıkmaz oldu. 

İçeriye yalan, dışarıya yalan, birbirlerine yalan…
Bununla birlikte, hakikat ve iktidar yan yana gelmesi imkansız iki olgu olsa da, bazen yollarının kesiştiği de olur. Bu çok nadir anlar genellikle iktidarlar adına konuşanların bilinçaltını dışa vuran dil sürçmelerine benzer şekilde “dilleri sürçtüğünde” olur. Dilleri sürçtüğünde, yalanlarının ve çarpıtmalarının içinde o çok korktukları, gizlemek için her şeyi yaptıkları hakikati dışa vururlar.   

Bu dil sürçmesini son örneği Maliye Bakanı’nın enflasyon ile ilgili alınan “tedbirler” hakkında sarf ettiği “dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar, çarklar dönüyor” şeklindeki açıklamasıdır.  

Dil sürçmesini, “dil sürçmesi yoktur; bilinçaltında saklanılan bir gerçeğin, bilinçsiz bir anda ağızdan kaçırılması vardır” olarak tanımlayan Freud, herhalde bundan iyi bir örnek bulamazdı.  

Bu söze ilişkin sadece “Maliye Bakanı doğru söylüyor” diyebiliriz. Hiçbir muhalifin saatlerce yapacağı konuşma ve sayfalarca yazacağı bir yazı, iktidarın kriz dönemindeki önceliğini, iktidarın gözünde işçilerim, emekçilerin ve yoksulların değerini ve en önemlisi de iktidarın üstünü örtmek için büyük çaba sarf ettiği sınıfsal karakterlerini bu kadar güzel özetlemezdi.  

Bu kadar açık olmasa da, iktidar için artık adeta bir takıntı halini almış Gezi hakkında yine bilindik yalanları, çarpıtmaları saydıktan sonra söylediği “Şayet Gezi olayları ile başlayan ve devam eden ihanetlerin ülkemize kur, faiz, enflasyon şer üçgeni üzerinden ödettiği ağır bedeller olmasaydı bugün 1,5 trilyon doları bulan milli gelirle farklı yerlerde olacaktık” şeklindeki sözler ile cumhurbaşkanı, aslında bilincinde olmadan bir gerçeği dile getirmektedir. 

Evet gerçekten de Gezi, yakın dönem Türkiye siyasi tarihi açısından büyük bir kırılmadır. Bu nedenle de, Cumhurbaşkanı bugün yaşanan sıkıntıların bağlamında Gezi’den bahsederken gerçeğin en azından bir yönüne işaret ederek doğru bir şey söylemektedir. Gezi’yi bir milat olarak kabul etmekte çok da haksız değildir. 

Gezi Türkiye siyaseti açısında içte ve dışta büyük bir kırılmaya neden olmuştur. Gerekten de o kırılma yaşanmasaydı, bugün belki de çok farklı şeylerden bahsedecektik. İktidar “demokrasicilik” oyununa devam edecekti, Türkiye halkları belki cumhurbaşkanının iddia ettiği gibi zenginleşmeyecekti ama bu kadar da fakirleşmeyecekti. 

Evet bunlardan birer siyasi olasılık olarak söz edilebilir. Bununla birlikte, Gezi kırılması sonrası Türkiye’nin adım adım içine sürüklendiği çıkmazın sorumlusu Gezi’nin kendisi değildir, ne olduğunu iktidarın asla tanımlamadığı dış güçler veya faiz lobisi de değildir. 
Cumhurbaşkanı veya iktidar, bugün yaşananlar ile Gezi arasında aslına doğru olan bir bağ kurup Gezi’yi bir milat olarak kabul ettiğinde, bakacağı tek yer aynadaki kendi yansıması olmalıdır. 

İktidar, Gezi’ye verdiği tepki ile zaten ipuçlarını verdiği otoriterleşme ve totaliterleşme sürecinin (nitekim Gezi aslında buna bir tepkidir) kapısını sonuna kadar açmıştır. Türkiye’yi bugünlere getirecek yeni bir yola sokmuştur. Gezi ile başlayan halkların demokratik tepkilerinin şiddet ve zorbalıkla bastırılması, Türkiye’nin yeni normali halini almıştır. Aynı şekilde Gezi ile birlikte hak ve özgürlüklerin yerini adım adım yasaklar ve kısıtlamalar almıştır. En önemlisi de, Gezi ile birlikte iktidar paranoyak hezeyanlar ile sürüklendiği varoluş krizi içinde varlığını sürdürmeyi yegane amaç haline getirmiştir. 

Bir de tersinden iktidarın Gezi’yi doğru okuduğunu ve Gezi sonrası yaptıkları yapmadığını düşünelim. Yani halkın taleplerine şiddetle bastırmak yerine kulak verdiğini, Kürt sorununda  savaş siyaseti yerine Dolmabahçe Mutabakatı’nın şartlarını yerine getirdiğini, yüz milyarlarca doları Kürtlere savaşa ve bu yolla da birilerinin cebini zenginleştirmeye akıtmadığını, ve sadece Kürt sorunundaki çözümsüzlük ısrarının neden olduğu ve her biri halkları da yoksullaştıran, hak ve özgürlükleri biraz daha tasfiye eden iç ve dış krizlerin yaşanmadığını düşünelim. 

Böyle düşünürsek iktidarın iddia ettiği gibi Gezi yüzünden değil, iktidarın tepkileri ve bilinçli bir şekilde tercih ettiği yol nedeniyle bugün yaşadıklarımıza mahkum edilmiş olduğumuzu görürüz. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.